Hastalıklar

MEME KANSERİNDE ERKEN TEŞHİS

MEME KANSERİNDE ERKEN TEŞHİS

Kadınların belli aralıklarla memelerini kontrol etmeleri, meme kanserini ileri aşamalara ulaşmadan fark etmenin ve kolay tedaviye başlangıcın ilk adımını oluşturuyor.

Her kadın kendini ayda bir kez muayene etmeli. Bu muayene, adet başlangıcından 5-7 gün sonra yani hormon etkisinin en az olduğu dönemde yapılmalı. Kendini düzenli olarak muayene eden her kadın belli bir süre sonra kendi memelerini tanıyor ve normal meme dokusunun özelliklerini öğreniyor. Böylece yeni ortaya çıkan kitleleri erken dönemde fark edebilecek duruma geliyor.  Meme muayenesi farklı şekillerde yapılabiliyor. Ayna karşısında görsel değişiklikleri değerlendirdikten sonra yatarak, el ile yapılan muayene en etkin yöntem olarak görülüyor.

Meme kanserinin erken dönem bulguları çok belirgin olmayabilir. Kanser ilerledikçe, memelerde kadının dikkatle izlemesi gereken bazı değişiklikler ortaya çıkar. Bu değişiklikler; memede veya koltuk altında kitle ele gelmesi, memenin boyutunda veya şeklinde değişiklik olması, meme başından akıntı gelmesi, memenin veya meme başının derisinde renk değişikliği olması ya da özellik değiştirmesi olarak sıralanır.

Bu özelliklerin çoğunun ardında kanser olmasa da gerçek nedenin bir doktor tarafından bulunması gerekiyor.

Devamı

TİROİD BEZİ HASTALIKLARI

TİROİD BEZİ HASTALIKLARI

Tiroid bezi hastalıkları toplumda çok sık rastlanan, bazı durumlarda uzun süreli hatta ömür boyu takip ve tedavi gerektiren hastalıklardandır. Tiroid nodülleri; görülme sıklığı itibariyle en sık karşılaşılan hastalıklardan olup, tiroid nodüllerinin kanserleşme olasılıkları ve tedavi seçenekleri bu hastalıkla ilgili en önemli sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Paratiroid bezleri sıklıkla tiroid bezlerine bitişik yerleşim gösteren, çok önemli hormonal işlevlere sahip endokrin sisteme ait bezlerdendir. Paratiroid bezleri ile ilgili hormonal hastalıkların erken tanı ve tedavileri de kalıcı hasarlara neden olabilmeleri nedeniyle önem arz etmektedir.

Devamı

KOLON-REKTUM HASTALIKLARI

KOLON-REKTUM HASTALIKLARI

Kalın Bağırsak Kanseri Nedir?

Kolon ve rektum, sindirim sisteminin kalın bağırsak denen kısmını oluşturur. Son 20 cm’lik kısmı rektum, buradan ince bağırsaklara kadar olan kısmı ise kolon olarak adlandırılır. Toplam yaklaşık 1,5 m uzunluğundadır. Kolonun rektumla birleştiği yer sigmoid kolondur. Kolonun ince bağırsakla birleştiği yere çekum adı verilir. Kısmen sindirilmiş gıdalar ince bağırsaktan kolona gelir. Kolon su ve mineralleri besinden ayırır, geri kalanı anüsten atılmak üzere depolar.

clip_image002

Kolondan başlayan kansere kolon kanseri, rektumdan başlayan kansere rektal kanser denir. Kolon ve rektum kanserleri bu organların iç yüzeyini örten tabakayı oluşturan hücrelerden gelişir. Sağlık Bakanlığı'nın istatistiklerine göre en sık görülen ilk 5 kanser arasındadır. Her yaşta görülebilmelerine rağmen en sık 50 yaşından sonra gözlenmektedir. Ortalama görülme yaşı 63’dür. Kadın-erkek arasında görüme sıklığı açısından pek bir fark yoktur. Kolorektal kanser kolon ve rektumun dışına çıktığında, kanser hücreleri genelde yakındaki lenf bezlerinde bulunabilir. Kanser hücreleri bu lenf bezlerine ulaşabilirse diğer bezlere, karaciğer ve uzak organlara ulaşabilir.

Kalın Barsak Kanserinde Tanı

Diğer kanserlerde olduğu gibi kolon kanserleri de iyice büyüyene kadar belirti vermezler. Bu nedenle amaç, daha kanserde belirti yokken tümörü ortaya koymak olmalıdır. Belirtiler gelişmeden önce bir kişinin kanser için taranması poliplerin ve kanserin erken tanınmasında yardımcı olur. Poliplerin erkenden tanınıp çıkartılması, kolorektal kanseri önleyebilir. Erken tanı konulduğunda, kolorektal kanserin tedavisi daha etkin olabilir.  Bu nedenle, 50 yaş üstündeki kişiler izlenmeli ve kolorektal kanser için artmış riski olan kişiler daha erken tarama programına alınmalıdır.

Erken tanıda kullanılan tarama testleri şunlardır:

Dışkıda gizli kan testi: Kanserler ve polipler kanadığından bu test ile dışkıda az miktarda kanı saptamak mümkündür. Ancak hemoroid gibi kanser dışı kanama nedenleri de bu testte pozitifliğe yol açabilir.

Sigmoidoskopi: Rektum ve sigmoid kolon denen bağırsağın son 60 cm’lik kısmı görüntülenir. Polip tespit edilirse polipektomi denilen bir işlemle çıkartılmasına olanak sağlar.

Kolonoskopi: Tüm kolonun iç duvarı görüntülenir, varsa polipler çıkartılabilir.

Rektumun parmakla muayenesi: Doktor vazelinle kayganlaştırarak eldivenli parmağı ile rektumu muayene eder.

Çift kontrastlı baryumlu kolon grafisi: Makattan beyaz opak madde verildikten sonra çekilen filmlerle tümörü göstermeyi sağlar. Büyük tümörleri göstermede faydalıdır ancak kolonoskopi kadar güvenilir değildir.

Kolon Kanseri İçin Risk Faktörleri

Kolorektal kanserin kesin sebebi bilinmemektedir. Kolorektal kanser için bazı risk faktörleri vardır:

Yaş: Kolorektal kanser, genelde yaşlılarda görülür. Hastaların %90’ı 50 yaşından sonra tanı alır. Ortalama yaş 60’lı yaşlardır.

Polipler: Polip iyi huylu bir tümördür. Kolon veya rektumun iç duvarından kaynaklanırlar. 50 yaşın üzerindeki insanlarda yaygındır.

clip_image002

Bazı polipler (adenomlar) kanserleşebilir. Bu durumda, kanserleşme riski nedeniyle polip çıkartılmalı ve düzenli aralıklara kontrol edilmelidir. Poliplerin erken tanısı ve

alınması, kolorektal kanser riskini azaltır.

Ailede kolorektal kanser öyküsü: Bir kişinin yakın akrabalarında (anne, baba, kız veya erkek kardeş, çocuklar) kolorektal kanser öyküsü varsa bu hastalığa özellikle daha genç yaşta yakalanma riski artar.

Genetik bozukluklar: Belli genlerdeki değişiklikler kolorektal kanser riskini arttırır. Herediter nonpolipozis kolon kanser (HNPCC) kalıtımsal (genetik) kolorektal kanserin en yaygın tipidir. Tüm kolorektal kanser vakalarının %2’sini oluşturur. HNPCC genindeki değişiklikler nedeniyle olur. Değişmiş HNPCC genli hastaların %75’inde kolorektal kanser gelişir, kanserin ortalama tanı yaşı 44’dür.

Familyal adenomatöz polipozis (FAP) kolon ve rektumda kalıtımsal poliplerle karakterize nadir bir durumudur. APC adında özel bir gendeki değişiklikler sonucu olur. Tedavisi kalın bağırsağın tamamının çıkarılmasıdır. FAP tedavi edilmez ise 40 yaş civarında kolorektal kanser gelişir. FAP tüm kolorektal kanser vakalarının %1’den azını oluşturur.

Daha önceden kolorektal kanser geçirmiş olmak: Kolorektal kanser öyküsü olan bir kişide tekrar kolorektal kanser gelişebilir. Yumurtalık, rahim ve meme kanseri öyküsü olan kadınlarda kolorektal kanser riski artmıştır.

Ülseratif kolit veya Crohn hastalığı: Bağırsakta adı geçen iltihabi hastalığı olanlarda kolorektal kanser riski artmıştır. Bu kişilerde normal topluma göre 10 kat artmış risk mevcuttur.

Diyet: Hayvansal yağdan zengin, kalsiyum, folat ve liften fakir diyetle beslenenlerde kolorektal kanser riski artmıştır. Meyve ve sebzeden fakir beslenmek de riski artırır.

Sigara: Sigara içen hastalarda polip ve kolorektal kanser riski artmıştır.

Kalın Barsak Kanserinde Evreleme

Biyopside kanser tespit edilirse doktor en iyi tedaviyi planlamak için hastalığın yayılımını (evresini) bilmek zorundadır. Evreleme tümörün yakın dokulara ve vücudun diğer bölgelerine yayılma derecesine göre yapılır.

Evreleme için aşağıdaki tetkikler yapılır:

Kan testleri: Kanda karsinoembriyonik antijen (CEA) ve diğer maddeler araştırılır. Kolorektal kanserli bazı hastalarda ve kanser dışı bazı durumlarda CEA düzeyleri yükselebilir.

Kolonoskopi: Tanıda kolonoskopi yapılmadıysa tüm kolon ve rektum kolonoskopiyle incelenir.

Endorektal ultrason: Bir ultrason probu rektum içine yerleştirilir. Prob insanların duyamayacakları ses dalgaları yayar. Rektum ve çevre dokular bu ses dalgalarının yansımasını görüntüye dönüştüren bilgisayar tarafından görüntülenir, tümörün rektumda derinliği, lenf nodları ve yakın dokulara yayılımı hakkında bilgi verir.

Göğüs radyografisi: Kanserin akciğerlere yayılımını gösterir.

Bilgisayarlı tomografi (BT): Karaciğer, akciğer ve vücudun diğer bölgeleri görüntülenir.

Doktor evreleme için gerekirse başka tetkiklere de başvurabilir (MRI gibi). Bazen evreleme cerrahiyle tümör çıkartılıncaya kadar tamamlanamaz.

Doktorlar kolorektal kanser evrelerini aşağıdaki gibi tanımlarlar:

Evre 0: Kanser sadece kolon ya da rektumun en iç duvarındadır. (karsinoma in situ olarak da adlandırılır)

Evre I: Kanser kolonun veya rektumun daha iç duvarından gelişir. Tümör kolonun daha dış duvarına ulaşmaz, kolon dışına yayılmaz. (Dukes A evre I kolorektal kanserin diğer ismidir.)

Evre II: Tümör kolon veya rektumun daha derin duvarına yayılmıştır ancak kanser hücreleri lenf nodlarına yayılmamıştır. (Dukes B olarak da adlandırılır)

Evre III: Kanser yakın lenf nodlarına yayılmış ancak vücudun diğer bölgelerine yayılmamıştır. (Dukes C diğer ismidir)

Evre IV: Kanser akciğer ve karaciğer gibi vücudun diğer bölgelerine yayılmıştır. (Dukes D diğer ismidir.)

Kolon Kanserinden Korunma ve Belirtileri

Kalın bağırsak kanserlerinden korunmada tarama yöntemlerinin yanı sıra riski azaltıcı bazı basamaklar da mevcuttur. Örneğin fiziksel egzersiz, aşırı kilolardan kurtulmak, sigara ve alkol kullanmamak, yüksek lifli, düşük yağ içerikli gıdaları tüketmek bunlardan birkaçıdır.

Belirtiler

Bağırsak alışkanlıklarında değişiklikler

İshal, kabızlık, bağırsakta tam boşalmama hissi

Dışkıda kan (parlak ya da koyu kırmızı)

Normalde olduğundan daha ince dışkılama

Genel abdominal rahatsızlık ( gaz, kramplar, şişkinlik)

Bilinen bir neden olmaksızın kilo kaybı

Sürekli yorgunluk

Bulantı ,kusma

clip_image002

Rektum tarafında yani makata yakın kısımdaki tümörlerde en sık bulgu, dışkıya kan bulaşmasıdır. Burada dikkat edilecek durumlardan birisi hemoroid denen hastalıkta da dışkıda kan gözlenir ve kişi bu durumu karıştırarak teşhis ve tedaviyi geciktirebilir. Dışkılama alışkanlıklarında değişiklik, dışkı çapının incelmesi, kabızlık, dışkılama sonrası tam boşalamama, karında şişkinlik gözlenen diğer bulgulardır. Bu bulgulardan şüphelendiğinizde doktora başvurmalısınız. Geç dönemde kalın bağırsak kanserlerinin istenmeyen durumlarından biri barsağın tam tıkanmasıdır. Bundan başka oluşabilecek durumlar arasında büyük damarın duvarının yıkılması sonucu ciddi kanamalar, tümörün bağırsak duvarını delmesi, buna bağlı kalın bağırsaktaki mikropların karın zarına yayılması, karın boşluğunda sıvı toplanması şeklindedir.

Çoğunlukla bu belirtiler kansere bağlı değildir. Diğer başka sağlık problemleri bu belirtilere yol açabilir. Ancak bunlardan herhangi birine sahip kişilerin, erken tanı ve tedavi için doktora başvurması önerilir. Genelde kanserin erken dönemlerinde ağrı olmaz. Ağrı olmasını beklemeden doktora başvurmak kanserin erken tanısında önemlidir.

Kolon Kanserde Tedavi

Kalın bağırsak kanserlerinin tedavisinde cerrahi, radyasyon ve kemoterapi başlıca kullanılan tedavi yöntemleridir. Tedavi, tümörün yerleşim yeri ve evresine göre değişmektedir. Tedaviye başlamadan önce hastalar hastalığın evresini, tedavi seçeneklerini, tedavi yan etkilerini, tedavinin normal yaşamları üzerindeki olumsuz etkilerini, tedavinin maliyeti ve kendisi için uygun olabilecek yeni klinik çalışmaların varlığını sorgulayabilir.

 

Cerrahi: Cerrahi tedavi, kanserin tedavisinde ana basamağı oluşturur. Ama bunun için kanser uzak organlara (karaciğer, akciğer, beyin, kemik vb.) yayılmamış olmalıdır. Cerrahi yöntemde tümörlü kısım etraftaki sağlam dokuyla beraber çıkartılır. Bunun yanında bağırsağı vücuda bağlayan mezenter denilen doku ve lenf bezleri de çıkartılır. Rektum kanserlerinde tümör kalın bağırsağın sol tarafının bir kısmı ile birlikte alınır ve iki uç birbirine birleştirilir. Birleştirmenin mümkün olmadığı durumlarda cerrah, sağlam bağırsağın ucunu karın duvarına ağızlaştırır, diğer ucu kapatır. Buna kolostomi denir. Özel kolostomi torbaları vasıtasıyla dışkı dışarı alınır. Çoğu hastada bu durum geçicidir, cerrahi sonrası kolon veya rektum iyileşmesi tamamlanınca kapatılır. Rektum alt bölgelerinde makata çok yakın kısımlarda tümörü olan hastalarda kolostomi kalıcı olabilir. Son yıllarda özellikle karaciğere ve akciğere yayılan bağırsak tümörlerinde o bölgedeki tümörü tamamen çıkartıldığı durumlarda da artık cerrahi tedavi uygulanmakta ve sonuçlar çok yüz güldürücü olmaktadır.

clip_image002

Kemoterapi: Kemoterapi, kanser hücrelerini öldürmek için antikanser ilaçları kullanmaktır. Sistemik tedavi olarak adlandırılır, çünkü ilaçlar kan dolaşımına geçerek vücuttaki kanser hücrelerini öldürür. Kolon kanserinin bazı evrelerinde ve vücudun başka yerine sıçramış olduğu durumlarda sıklıkla kullanılan bir tedavidir. Antikanser ilaçlar ağız ya da damar yoluyla verilebilir. Hastalar hastanede ayaktan hasta olarak nadiren de yatarak bu tedavileri alabilirler. Hastalar kemoterapiyi tek başına ya da, cerrahi, radyoterapi ile kombine olarak alabilirler. Cerrahi öncesi verilen kemoterapiye neoadjuvant kemoterapi denir, cerrahi öncesi büyük tümörlerin küçülmesi amaçlanır. Cerrahi sonrası verilen kemoterapiye adjuvant kemoterapi denir ve cerrahi sonrası kalan kanser hücrelerini yok etmek, kanserin kolon rektum ya da vücudun başka bir bölgede tekrarlamasını önlemek amaçlanır. Kemoterapi ilerlemiş hastalığı olan kişilere de uygulanabilir.

Radyasyon Tedavisi: Radyoterapi olarak da adlandırılır. İyonize radyasyonla tümör hücrelerinin tahribatına yol açan lokal bir tedavidir. Tedavi edilen alandaki kanser hücrelerini yüksek enerjili ışınlarla öldürmek amaçlanır. Radyoterapi, ameliyat öncesinde tümörün küçültülmesi amacıyla veya ameliyat sonrası nüksleri önlemek için kemoterapi ile beraber verilebilir. Radyoterapi genellikle rektum kanserlerinde ve bunların bazı evrelerinde kullanılmaktadır.

Yan Etkiler

Kanser tedavisinin yan etkileri

Tedavi sağlıklı hücre ve dokuları da etkilediği için istenmeyen yan etkiler yaygındır. Tedavi şekline göre yan etkiler değişmektedir.

Cerrahi sonrası iyileşme zaman alır, bu sırada ağrı ve rahatsızlık hissi olabilir. Ağrı kesiciler kullanılabilir. Cerrahiye bağlı diğer yan etkiler olarak; halsizlik, yorgunluk, kabızlık ya da ishal, kanama, infeksiyon gibi acil tıbbi tedavi gerektiren durumlar ve kolostomi sonrası ciltte irritasyon sayılabilir.

Kemoterapinin yan etkileri, uygulanan ilacın tipine ve dozuna bağlı olarak değişmektedir. Genelde antikanser ilaçlar hızlı çoğalan hücreleri etkiler. En çok etkilenen hücreler kan hücreleridir. Bu hücreler enfeksiyonla savaşır, kan pıhtılaşması yapar ve vücuttaki dokulara oksijen taşırlar. İlaçlar kan hücrelerini etkilediğinde hastaların enfeksiyon ve kanamaya eğilimleri artar, kendilerini halsiz ve yorgun hissederler. Saç kökü hücreleri etkilendiğinde saç dökülmesi olur. Saçlar tekrar çıkar ancak farklı renk ve yapıda olabilir. Sindirim sisteminde iştahsızlık, bulantı, kusma, ishal, ağız ve dudak yaralarına yol açabilir. Bu yan etkilerin çoğu ilaçlarla kontrol edilebilir. Radyasyon tedavisinin yan etkileri verilen radyasyon miktarı ve tedavi edilen bölgeye göre değişmektedir. Karın bölgesine verilen radyoterapi; bulantı, kusma, ishal, kanlı dışkılama, dışkı kaçırmaya yol açabilir. Ayrıca ciltte kızarma, kuruma ve halsizlik ve yorgunluk olabilir.

Tarama

Risk gruplarına girmeyen hastalara 50 yaşından başlayarak gaitada gizli kan taraması, 50 yaşın üzerinde ise en azından 5 yılda bir sigmoidoskopi, 10 yılda bir kolonoskopi önerilmektedir. Risk grubunda olan hastalardan, daha önce polip çıkarılmış olan hastalar bu işlemden sonra 1-3 yıl içinde tekrar kolonoskopi yaptırmalıdır. Anne baba gibi yakın akrabalarında kalın bağırsak kanseri tanısı konmuş olanlar, 40 yaşından önce veya akrabasına tanı konulduğu yaştan en geç 8-10 yıl önce taramayı başlatmalıdır. Kalıtsal non-polipozis kolorektal kanser için genetik test yaptırılmalıdır. Ailesel adenomatoz polipozis (FAP) olarak adlandırılan hastalık olan kişiler genetik danışmanlık almalı ve 10-15 yaşından itibaren kolonoskopi ile takip edilmelidir. Meme, kadın genital organ kanseri olan kişiler 40 yaşından sonra, ülseratif koliti olan kişiler ise tanı aldıktan sonra periyodik olarak kolonoskopi yaptırmalıdır.

Ulusal kanser tarama programına göre kadın ve erkeklerde uygulanacak tarama; 50-70 yaş arası 2 yılda bir gaitada gizli kan testi ve 10 yılda bir kolonoskopi yapılmalıdır.

Hemoroid-Basur Nedir?Sebepleri ve Belirtileri Nelerdir?

Hemoroid-Basur-Mayasıl Nedir?

Makat (anüs) kalın bağırsağın son 4 santimetrelik kısmıdır. Bu kısımda kalın bağırsak duvarının iç tabakası altında kılcal damar ağlarından oluşan yastıkcık yapıları bulunur. Bunlara hemoroid denir. Yani hemoroid herkeste vardır. Bunların şişip iltihaplanıp dışarı doğru sarkmasına basur hastalığı (hemoroidal hastalık) denir. Anüs giriminden 2 santimetre içeride, bağırsak duvarı iç kat örtü tabakasıyla - anüs dış deri örtü tabakası arasında bir geçiş halkası (dentate line) vardır. Bu halka seviyesinin üst kısmından sarkan yastıkcıklara iç hemoroid, alt kısmından sarkanlara ise dış hemoroid denir. Sürekli kabızlık olanlarda, çok ıkınarak zorlu dışkılama yapanlarda, hamilelerde ve 50 yaşın üzerindeki kişilerde sık görülür.

SEBEPLERİ

  • Sürekli kabızlık veya ishal
  • Zorlu dışkılama, fazla ıkınma
  • Uzun süre tuvalette kalma
  • Şişmanlık
  • Gebelik
  • Anal seks

BELİRTİLERİ

  • Anüs kenarında hissedilen şişlik, hassasiyet ve bazen ağrı
  • Anal bölgede rahatsızlık hissi (irritasyon) ve kaşıntı
  • Dışkılama sırasında veya sonrasında farkedilen ağrısız kanama

İç hemoroidler aslında fazla bir rahatsızlığa yol açmazlar. Fakat ıkınma sırasında hemoroidlerin hassas yüzey tabakası kanayabilir. Bazen aşırı ıkınmayla iç hemoroidler de anal girimden dışarı sarkarak makatta kaşıntı ve irritasyona sebep olabilirler. Dış hemoroidler anüs çevresindeki derinin altında yer alan şişliklerdir. Kaşıntı ve kanamaya sebep olabilir.

Hemoroid Ameliyatı Nasıl Yapılır?

Hemoroid Ameliyatı Nasıl Yapılır?

Hemoroid ameliyatı için hastanın ameliyat gününden önceki akşam ishal yapıcı şurup içip bağırsaklarını boşaltması tavsiye edilir. Bu ameliyat sırasında doktora, ameliyat sonrasında ise hastaya kolaylık sağlar. Ameliyat öncesi en az 5-6 saat açlık gerekir. Ameliyat için genellikle tercih edilen anestezi türü belden iğne yapılarak belden aşağısının uyuşturulması (spinal anestezi) yöntemidir. En çok ağrı şikayeti hissedilebilecekdönem ameliyat ve ameliyattan sonraki ilk birkaç saattir. Spinal anestezi ile bu 3-4 saatlik dönem ağrsız, oldukça rahat bir şekilde atlatılır. Ameliyatta sarkan fazla yastıkcık (hemoroid) yapıları kesilir ve meydana gelen açıklıklar dikilerek makat halkasının bütünlüğü yeniden oluşturulur. Ameliyat sonrası gerekirse -birkaç saat sonra çekilmek üzere- kanala vazelinli tampon konularak ameliyat tamamlanır. Aynı işlem LİGASURE isimli bir cihazla da yapılabilir. Bu cihaz kesme, yakma ve birleştirme işlemlerini aynı anda yapabilir. Ligasure dikişsiz, kansız ve daha hızlı bir ameliyat imkanı sağlar. Ayrıca ameliyat sonrası ağrı, kanama gibi sorunlar açısından da daha konforludur. Ne kadar doku çıkartılacağı cerrahın gözeteceği bir ayar meselesidir. Sarkmış olan bağırsak iç tabakasından az bir miktar çıkartılırsa hastalığın tekrarlama ihtimali artar. Çok fazla doku çıkartılıp makat kanal örtüsü düm düz yapılmaya çalışılırsa da ilerde makat darlığı gelişme ihtimali artar. Cerrah, kesilip dikilen yerlerde yara iyileşirken büzüşme ve nasırlaşma olacağı hesaba katmalı, hasta da beklentilerini buna göre ayarlamalıdır. Özetle; ameliyatta makat kanal örtüsünde (mukozada) nispeten salim yerler bırakılarak şişliklerin çoğu alınır. Aralarda hafif şiş görünümde olsa dahi dokunulmamış, esnekliği sağlamaya devam edecek kanal örtü köprüleri özellikle bırakılır.

Ameliyat Dışı Müdahaleler Nelerdir?

Ameliyat Dışı Müdahaleler Nelerdir?

LASTİK BANTLA BOĞMA (LASTİK BAND LİGASYON)

İç hemoroidlerin köküne vakumlu bir alet yardımıyla ince minik lastik halkalar oturtularak şişmiş yastıkcığın kan dolaşımı boğulur, engellenir. Yastıkcık yapısı bir hafta içinde kurur ve kendiliğinden düşer. Nadir de olsa kanamaya ve ağrıya yol açabilir. Orta dereceli iç hemoroidlerde etkilidir. Makat kanalının çıkıma yakın son 2 santimetrelik kısmı ağrıya çok duyarlıdır. Dış hemoroidlere lastik bantla boğma yöntemi uygulanamaz.

NASIRLAŞTIRICI (SKLEROZAN) MADDE ENJEKSİYONU

Yastıkcık yapısı içindeki damarları büzerek etki eder. Etkinliği sınırlıdır.

KIZILÖTESİ IŞIN İLE YAKMA (INFRARED FOTOKOAGULASYON)

Yastıkcık yapılarının kökü ışınla yakılır. Kan dolaşımı bozularak şişliğin kurutulması amaçlanır. Basit, kısa ve kolay bir işlemdir. 2-3 haftalık aralarla birkaç seans halinde uygulanması gerekir. Kırk yılı aşkın süredir bilinen bir yöntemdir. Hafif ve orta dereceli hemoroidlerin bir kısmında fayda sağlar. İlerlemiş; 3. 4. derece hemoroidlerin tedavisinde yeri yoktur. İşlem sonrası uzun vadede hastalığın tekrarlama oranı yüksektir. Teknik açıdan öyle olmamasına rağmen sanki bir "Lazer" uygulamasıymış gibi sunularak pazarlanması yaygındır. Medya ve internet "lazerle hemoroid tedavisi" "hemoroide ameliyatsız çare" gibi ifadelerle doludur.

Apandisit Nedir?Belirti ve Bulguları Nelerdir?

APANDİSİT NEDİR?

Apandis (appendix vermiformis) karın sağ alt kadranda, kalın bağırsak başlangıç kısmında, kör bağırsağın ucunda parmak şeklinde bir organdır. Uzunluğu genellikle 6-9 cm arasındadır. Vücuttaki görevi tam olarak aydınlatılmamış olmakla birlikte bağışıklık sistemiyle ilgili bazı maddeler salgıladığı bilinmektedir. Alınması durumunda herhangi bir fonksiyon kaybı görülmemektedir. Apandisit; apandisin iltihabı demektir. Çoğu zaman bu parmaksı organın kökünde oluşan tıkanmaya bağlı olarak meydana gelir. Tüm yaşlarda görülebilmesine karşın en sık 10-30 yaşlar arasında görülür.

APANDİSİTİN BELİRTİ VE BULGULARI NELERDİR?

Şikayetler SON BİR veya BİRKAÇ GÜN içerisinde ortaya çıkmıştır; KARIN AĞRISI en önemli yakınmadır. GÖBEK ÇEVRESİNDE yavaş yavaş başlar. Başlangıçta künt vasıfta belli belirsiz bir ağrı şeklindedir. İlk saatlerde ağrının neye benzediği tam olarak tarif edilemez. SAATLER SONRA ağrı göç eder. Göbek çevresinden kaybolur ve KARIN SAĞ ALT TARAFA YERLEŞİR. Ağrı hareketle, öksürmekle, gülmekle, SARSILMAKLA şiddetlenir. Sonuçta hiç ara vermeyen, SABİT ve sürekli BİR AĞRI halini alır.

-Ağrının özellikleri ağrı kesici alanlarda, şeker hastalarında, çocuklarda ve yaşlılarda burada tarif edilen tipik biçiminden farklı olabilir.

-Doktora başvurmakta geciken hastaların bir kısmında apandisit patlaması olabilir. Bu durumda ağrı birkaç saatliğine rahatlar. Ama daha sonra ATEŞ ile birlikte daha yaygın olarak geri döner. İŞTAHSIZLIK (Hastaların %90'ından fazlasında görülür. Hastalar aç oldukları halde en çok sevdikleri yemeği bile yemek istemezler.) BULANTI, bazen kusma (Genellikle ağrı başladıktan saatler sonra ortaya çıkar) MUAYENEDE Hastalar bacaklarını karınlarına doğru çekerek hareketsiz yatmayı tercih ederler. Karın sağ alt kısma HAFİFÇE BASTIRMAKLA şiddetli ağrı (HASSASİYET) olur.

-Muayene sırasında «göbek deliğinden - leğen kemiği sağ yan ön çıkıntısına uzanan hayali bir çizgi» düşünülür. Apandisitte en hassas bölge genellikle bu çizginin dış yarısı civarında yer alan alandır. Bu alana 5-10 saniye derince bastırıldıktan sonra EL ANSIZIN geri ÇEKİLİRSE karın içinde elektrik çarpıyormuş gibi keskin, şiddetli bir ağrı hissedilebilir. Buna REBAUND denir. Bu ağrı bazen hastayı yattığı yerden zıplatacak derecede şiddetli olabilir. Karın sağ alt kadranda bu bulgunun varlığı apandisit teşhisi için oldukça önemlidir.

Klasik Açık Apandisit Ameliyatı Nasıl Yapılır?

KLASİK AÇIK APANDİSİT AMELİYATI NASIL YAPILIR?

Ameliyat genel anesteziyle veya belden iğneyle belden aşağısı uyuşturularak (spinal anestezi altında) yapılabilir. Ameliyat süresi genellikle 20-30 dakika arasındadır. Hastanede bir gün yatış gerekir. Sıklıkla karın sağ alt kadranda 2-3 santimetrelik bir kesi yeterlidir. Çok nadir olarak teşhisin pek net olmadığı durumlarda göbek alt kısmında orta hat kesisi de kullanılabilir. Ameliyatta karında sağ alt kadranda kalın bağısağın başlangıcındaki kör bağırsağın ucunda parmak biçiminde uzanan apandis bulunur. Damarı ve kökü bağlanarak apandis çıkartılır. Apandisit tanısıyla ameliyata alınan hastaların % 10-15 kadarında apandis normal çıkar. Bu durum apandisiti taklit eden hastalıklardan ve apandisitin tanı zorluğundan kaynaklanır. Hatta acil bir tabloda, riskli gidişat karşısında hasta yararına tedbirli davranmanın da bir gereğidir. Hata, komplikasyon veya malpraktis olarak değerlendirilmez. Bu oran tıbbi bilimsel referanslarca olağan kabul edilir. Apandisiti taklid eden hastalıklardan bazıları; iltihabi barsak hastalıkları, divertikülit, bazı bağırsak tümörleri, mide bağırsak delinmeleri, ayrıca kadınlarda yumurtalık kistleri yumurtalık iltihapları ve dış gebeliktir. Bu nedenlerle ameliyat sırasında ek bir müdahale icap ederse cerrahın kendisi veya ilgili bölüm uzmanı tarafından aynı seansta ek müdahale gerçekleştirilir.

Kapalı Apandisit Ameliyatı Nasıl Yapılır?

KAPALI APANDİSİT AMELİYATI NASIL YAPILIR?

Kapalı apandisit ameliyatı genel anestezi altında yapılır. Ameliyat yarım saat kadar sürer. Hastanede bir gün yatış gerekir. Hasta tümüyle uyuduğu için ameliyat işlemlerini farketmez ve hatırlamaz. Ameliyat karın duvarına açılan küçük deliklerden sokulan çubuklarla yapılır.

Önce göbekten küçük bir boru sokularak karın boşluğu yaklaşık 4 litre gazla şişirilir. Bu şişme karın duvarını yükseltir ve cerrahi aletlere hareket alanı sağlar. Sonra göbekteki boru içinden gönderilen çubuk biçimindeki bir kamerayla içerinin görünümü televizyon ekranına yansıtılır. Kamera görüntüyü istenilen açıdan ve büyüterek yansıtır. İki adet daha küçük boru girilir. Cerrah buralardan sokulan çubuk biçimindeki aletlerle işlemleri ekrandan takip ederek ameliyatı yapar. Aynen açık ameliyatta olduğu gibi apandis damarı ve kökü bağlanıp ayrılarak apandis çıkartılır. İşlem yarım saat civarında sürer. Karın içindeki gaz boşaltılıp, minik kesiler gizli dikişlerle yaklaştırılarak ameliyat tamamlanır. Ameliyatın özellikleri; yara, konfor, yatış süresi açısından açık ameliyatla benzerdir. Maliyeti açık ameliyattan yüksektir. Özellikle tanı güçlüğü çekilen veya beraberinde başka karın içi problemleri olan hastalarda, doğurganlık çağındaki kadın hastalarda ve obez hastalarda açık ameliyata göre daha avantajlıdır.

Kolon ve Rektum Ameliyatında Robotik Sistem
Ameliyatlarda-robot-cerrah-isbirligi-b1167a070c6a44fb8086db122ff1b2a4

KOLON VE REKTUM AMELİYATINDA ROBOTİK SİSTEM

Robotik SisteminFaydaları:

  • Açık ameliyatın ve laparoskopik ameliyatın avantajlarını bir araya getirmesi
  • Mükemmel kanser kontrolü
  • Daha az kan kaybı ve transfüzyonlar
  • Düşük infeksiyon ve komplikasyon riski
  • Barsakların erkenden çalışmaya başlaması
  • Daha erken ağızdan gıda alabilmeye başlanması
  • Daha az ağrı
  • Daha kısa süre hastanede kalış
  • Daha hızlı iyileşme ve normal etkinliklere dönüş
  • Daha iyi kozmetik sonuç (Küçük kesiler ve daha az iz)

Hangi Hastalıklarda Kullanılabilir?

  • Kalın barsak kanseri
  • Rektum kanseri
  • Divertikülit
  • İltihabi barsak hastalıkları (Crohn hastalığı, kolitis ülseroza)
  • Rektum prolapsusunda (rektum sarkmasında) Rektopeksi

Robotik Cerrahi Sırasında Bazen Laparoskopik veya Açık Yönteme Dönülmesinin Nedenleri

  • Eski ameliyatlara bağlı yoğun yapışıklık
  • Organların görülememesi
  • Kanama
  • Büyük tümörler
  • Cihazla ilgili sorunlar

Eskiden klasik açık ameliyatta kalın barsak ve rektum kanserinin tedavisi için büyük bir kesi, bunun sonucu olarak uzun bir iyileşme süreci, ağrı ve bir dizi komplikasyonlar görülüyordu.
Laparoskopik cerrahi bu alana büyük kolaylıklar getirdi fakat yöntemde kullanılan aletlerin sınırlılığı her hastada bu minimal invaziv yolun seçilebilmesini önlüyordu. Laparoskopik kolorektal cerrahide yüksek açığa dönüş oranları görülüyordu. Rektum cerrahisinde pelvis bölgesi denilen leğen kemiğinin iç kısmında çalışıldığından rahat bükülemeyen laparoskopik aletleri burada kullanmak güçlük taşıyordu. Robotik yardım bu sorunu giderdi. Ayrıca üç boyutlu görüntü anatomik oluşumları çok iyi ortaya koyduğundan işi daha kolaylaştırdı.

Devamı

BÖBREK HASTALIKLARI

BÖBREK HASTALIKLARI
 
Böbrek Hastalıkları
BÖBREK HASTALIKLARI

Böbrekler, fasulye biçiminde boşaltım organlarıdır. 10 cm boyuna kadar olabilen böbrekler, boşaltım sisteminin bir bölümünü oluştururlar.

Bu organlar, başta üre olmak üzere atıkları kandan süzer ve onları su ile birlikte idrar olarak boşaltırlar. Böbrekleri ve böbreklere etki eden hastalıkları inceleyen tıbbi dal nefrolojidir.

Böbrekler bel omurlarının iki yanında yer alan vücutta çift olarak bulunan ve kandaki istenmeyen zehirli maddeleri idrar yoluyla uzaklaştırılmasını sağlayan bir çift organdır. 2 milyon civarında nefron adı verilen süzme ünitesi mevcuttur. Bunların sayısı yaşlanmayla birlikte doğal olarak azalır. Kalbin dakikada pompaladığı 5-6 litre kanın 1/5'i böbreklerce filtre edilir.

Böbrekler vücudun sıvı-iyon dengesini, asit-baz dengesini, kan basıncı(Tansiyon)nın sürdürülebilirliğini ve vücuttaki kimyasal reaksiyonlar sonucu oluşan ve vücut için zararlı olan zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Böbrekler ayrıca kan yapımı ve kemik mineral yapısı ile ilgili hormonlar başta olmak üzere daha bir çok hormonun yapım ve yıkım yeridir. Bütün bunlardan böbreklerin vücut için hayati önem taşıyan ve yürüttüğü fonksiyonlar sekteye uğradığı takdirde hayati risk doğuran organlar olduğu anlaşılır.

Böbreklerden geçen kan filtre edilip organizma için yararlı olan maddeler tekrar kana verilerek, vücuttan uzaklaştırılması zorunlu olan zehirli maddeler idrarı oluşturur. İdrar idrar yolları ile önce mesanede toplanır, daha sonra da işeme yoluyla da dışarı atılır.

Böbrek hastalıklarının çoğu bilinenin aksine son derece sinsi ve ağrısız seyreder. Halk arasında genel olarak idrarın kanlı gelmesi, idrar yaparken yanma ve acıma, belin iki veya tek tarafında yan ağrıları böbrek hastalığı belirtisi olarak bilinir. Böbreklerin işlevlerinin azalması veya kaybolması, ani başlangıçlı (Akut) veya yıllar içerisinde sessizce (Kronik) oluşabilir. Kandaki atık maddelerin atılamayıp birikmesi sonucu bütün organları etkileyen ve komaya kadar gidebilen bir zehirlenme tablosu meydana gelir.

Böbrek Hastalıklarının Başlıcaları

Böbrek hastalıklarının başlıcaları:
* Akut veya kronik böbrek iltihabı olarak bilinen Nefritler
* Taş hastalıkları
* Ailesel kistik hastalık
* İdrar yolları iltihapları
* Tümörleri
* İdrar yollarının daralması veya tıkanması (Prostat büyümesi)
* Kalıtımsal bazı böbrek hastalıkları
* Damarsal böbrek hastalıkları
* Gebelik zehirlenmesi
* Romatizmal hastalıklar sonucu oluşan böbrek hastalıkları
* Viral Hepatit (B,C)ve diğer enfeksiyonlara bağlı oluşan böbrek hastalıkları
* Hipertansiyon ve Diabet (Şeker) Hastalığı gibi sistemik hastalıklara bağlı böbrek hastalıkları
* İlaçlara bağlı oluşan böbrek hastalıkları şeklinde sıralanabilir.

Böbrek Hastalıklarını Sebepleri

Doğuştan bozukluklar:
* Böbreklerin oluşmaması,
* Az gelişmişlik (hipoplazi),
* Yer dışında böbrekler,
* At nalı böbrekleri olarak bilinir.

Kistli böbrek hastalıkları:
* Bozuk gelişmiş kıstli böbrek,
* Çokkistli (polikistik) böbrek hastalığı (otozomal baskın ve çekinik olarak bilinen iki türü bulunmaktadır),
* Öz bölge kistik hastalıkları (öz bölge süngerimsi böbreği ve nefroftizi),
* Edinilmiş (diyalizle ilgili) böbrek kistleri,
* Yumakçık kaynaklı kistik hastalığı,
* Özekdoku dışı böbrek kistleri (havuzcuk-çanak kıstleri).

Kalıtsal düzensizlikler:
* Alport sendromu,
* İnce bazal zar hastalığı,
* Fabry hastalığı.

Borucuklardan kaynaklanan hastalıklar:
* İveğen borucuk doku ölümü (akut tubüler nekroz),
* Tubülointerstisyel nefrit (borucuk-dokuaralığı yangısı anlamına gelmektedir; bu genel bir durumdur, ve birçok nedenden kaynaklanabilir):
* Piyelonefrit ve idrar yolları bulaşımı,
* İveğen piyelonefrit,
* Süreğen piyelonefrit ve geriakış,

İlaçlar ve ağılardan kaynaklanan tubülointerstisyel nefrit:
* Ağrıkesici nefropati,
* Ürik asit nefropatisi,
* Hiperkalsemi (yüksek kalsiyum düzeyi), ve nefrokalsinoz (böbreğin kireçlenmesi),
* Çoklu miyelom (plazma gözelerinin kemik iliğinde çoğalmalarıyle oluşan ur),

Damarlardan kaynaklanan hastalıklar:
* İyicil nefroskleroz (böbreksertliği anlamına gelmektedir; böbrek damarcıklarında ve küçük damarlarda oluşan sertlikten kaynaklanır,
* Kötücül yüksek tansiyon ve hızlanmış nefroskleroz,

Böbrek atar damarı darlığı:
- Damar sertliği (yaşlı hastalarda),
- Fibromüsküler displazi (bağ ve kas dokularının özellikle böbrek atar damarında bozuk gelişerek bu damarın darlığına neden olması, genç hastalarda daha çok rastlanır),

Pıhtılı mikroanjiopati:

Küçük damar hastalığı anlamına gelmektedir, ve bir çok nedeni olabilir.
- Alışılmış çocukluk HÜS (hemolitik üremik sendrom: kanlı ishalle tanınan, bağırsakta özel bir ağı (shigatoksin) üreten bulaşımın kana karışıp böbrek damarcıklarına zarar vermesi ve gelişen iveğen böbrek yetmezliği,
- Yetişkin HÜS (birçok nedeni olup, çoğunlukla kemoterapiden kaynaklanır),
-Kalıtsal HÜS,

TTP (trombotik trombositopenik purpura):

Kanın pıhtılaşmasındaki bir bozukluktan kaynaklanır.
- Orak hücreli kansızlık,
- Yaygın kabuk doku ölümü.

Böbrek Taşları ve Böbrek Urları

Böbrek taşları:
* Kalsiyum oksalat ve fosfat,
* Magnezyum amonyum fosfat (strüvit taşları),
* Ürik asit,
* Sistin.

Böbrek urları:
İyi huylu urlar:
* Böbrek parmaksı adenom,
* Anjiyomiyolipom (damar, kas, ve yağ gözelerinden oluşan iyicil bir ur olup, daha çok tüberoz skleroz hastalarında rastlanır,
* Onkositom.

Kötü huylu urlar:
* Böbrek gözesi karsinomu,
* Havuzcuk ürotelyum (geçiş gözesi) karsinomu.

 

Devamı

KARACİĞER HASTALIKLARI

KARACİĞER HASTALIKLARI

Karaciğer Hastalıkları

Karaciğer Hastalıkları

Yaklaşık 1-2 kilogram ağırlığında olan, sağ ve sol loblar olmak üzere iki ana lobdan oluşan bu organın bir çok hayati fonksiyonu vardır. Yağ sindirimi için safranın atılması, kandan ilaç, kimyasal maddeler ve alkolün temizlenmesi, fazla glikozun nişasta olarak depolanması, safra ile atıkların atılması, protein ve kolesterol sentezi, kan pıhtılaşması, enfeksiyona karşı bağışıklık bunlardan birkaçıdır.

Karaciğer bu hayati fonksiyonlarının yanında kendisini yenileyebilen vücuttaki tek organdır. Karaciğerin kısa sürede büyüyerek normal boyutuna ulaşması nedeniyle karaciğer nakli için vericilerden ve karaciğer tümörlü kişilerden büyük karaciğer parçaları (tüm karaciğerin %60-70’i) güvenle çıkarılabilir.

 

Hangi Durumlarda Hasara Yol Açabilir?

Hangi Durumlarda Karaciğerde Hasara Yol Açar?
Hepatit, alkol, karaciğer kanseri, safra yolu hastalıkları, metabolik hastalıklar ve ani gelişen karaciğer yetmezliği karaciğerde hasara neden olan en sık hastalıklardan bazılarıdır.

Hepatit; karaciğer hücresinin hasarına yol açan karaciğerin enflamasyonudur. Virüs enfeksiyonu (viral hepatit A, B, C), ilaç doz aşımı (asetaminofen, parasetamol gibi), kimyasal maddelere maruz kalmak (kuru temizlik kimyasalları ve bazı yabani mantarlar) en sık hepatit nedenleri arasında yer alır.
karaciger1
Karaciğer Hastalıklarından Kendimizi Nasıl Koruyabiliriz?
Alkolden uzak durmak ve Hepatit B-C oluşumunu önlemek bize yardımcı olacaktır. Hepatit B veya C; uyuşturucu bağımlıları arasında enfekte iğnelerin paylaşılmasıyla, kan transfüzyonu, nadiren diğer salgılarla ya da cinsel yolla virüslü kişilerden bulaşır. Tüm bunlara dikkat etmemizin yanında Hepatit B için tüm yeni doğan bebeklerin ve Hepatit B olmayan kişilerin aşılanması bize bu konuda yardımcı olacaktır.

Karaciğer Sirozu

Karaciğer Sirozu
Siroz, yaşamı tehdit eder nitelikte karaciğerin geri dönüşümsüz hasarlanmasıdır. Yukarıda bahsettiğimiz nedenler zamanında giderilmez veya tedavi edilmezse, siroz ortaya çıkar ve hastalığın seyrini değiştirmek için genellikle çok geç kalınmış olunur.

Yorgunluk, uykuya eğilim, gözlerde sararma, idrar renginde koyulaşma, ayaklarda şişkinlik, kaşınma genellikle başlangıç belirtileridir. Hastalığın daha ileri dönemlerinde, kan kusma, karında su toplanması nedeniyle (asit), bilinç durumunda bozulma ve koma, yoğun sarılık ve böbrek fonksiyonlarında bozulma, kanamaya eğilim gibi yaşamı tehdit eden birçok komplikasyon ortaya çıkabilir.

Siroz-Hastalığı-2

Sirozun erken döneminde olan bir kişi, gastroenteroloji uzmanları tarafından başlanan uygun bir tedaviyle ve düzenli kontrollerle (1-3 ayda bir) uzun yıllar boyunca yaşamını sürdürebilir. Bu aşamada sağlıklı beslenme çok önemli bir yer teşkil etmektedir. Sirozun çok ileri evresi dışında yağlı gıda ve proteinlerden tamamen kaçınma gerekliliği kilo kaybı ve sağlığın daha hızlı bozulmasına sebep olduğundan oldukça zararlıdır. Aşırı fiziksel aktiviteden kaçınılmalıdır.

Karaciğer Nakli

Karaciğer Nakli
Karaciğer nakli, hayat kurtarıcı bir girişimdir. Hasta karaciğerin sağlam bir karaciğer ile değiştirilmesi anlamına gelir.

Sağlam Bir Karaciğer İçin Elimizdeki Kaynaklar Nelerdir?
Nakil için karaciğer, iki tip kaynaktan (kadavra ve canlı) alınabilir. Kadavradan karaciğer nakli, bir kaza sonucu veya hastalık nedeniyle beyin ölümü kesin olarak saptanmış hastaların varlığında gündeme gelir. Bu kişilerin ailesiyle görüşülerek organ bağışı için izin alındıktan sonra karaciğer takılmak üzere kullanılabilir. UKS (Ulusal Koordinasyon Sistemi) ile koordine sürdürülen çalışmalar sonucunda en uygun alıcılar (kan grubu uyumu, bekleme listesinde geçen süre ve gereksinimin aciliyetine göre) belirlenerek karaciğerin ilgili merkeze gönderilmesi sağlanır.

Maalesef ülkemizde kadavradan organ bağışı son derece az olduğu için uzun bekleme listeleri vardır. Canlıdan karaciğer nakli, karaciğerinin bir kısmının alınmasında sağlık ve hukuki açıdan mahsur olmayan kişilerin varlığında gündeme gelir. Bu işlemin gerçekleştirilebilmesi için alıcı ve verici (donör) arasında 4. dereceye kadar kan ve hısım akrabalığı olması gerekir. Akrabalığın olmadığı ancak uzun süreli tanışıklık ve dostluk hallerinde durumun değerlendirilebilmesi için Sağlık Müdürlükleri bünyesinde yapılandırılan etik kurulların onayının alınması zorunludur.Organ, hiçbir şekilde para ile alınıp satılamaz. Bu kanunen yasaktır.

Karaciğer Hastasının Nakil Öncesi Değerlendirilmesi
Karaciğer sirozu olan ve ömrünün bir yıldan daha az kaldığı tahmin edilen her hasta nakil için değerlendirilmelidir. Nakil kararı alınan bir hastanın ameliyat öncesi durumu ne kadar iyiyse, cerrahi o kadar iyi sonuç verir. Bu nedenle, doğru zamanda yapılan bir nakil iyi sonuçlar elde etmede esastır. Bu şartlarda yapılan bir ameliyat ile yaklaşık %80 başarı oranı elde etmek mümkün olacaktır.

Karaciğer nakli kararı alınan bir hastanın değerlendirilmesi genellikle hastanede 5-7 gün sürer. Hastanın nakil için uygun olup olmadığının belirlenmesi için kalp, akciğerler, böbrekler ayrıntılı kan tahlilleri ve radyolojik görüntüleme yöntemleri ile değerlendirilir. Tıbbi değerlendirme dışında psikiyatri uzmanı tarafından da onay alındıktan sonra hasta ve ailesi ameliyat, hastanede kalma, cerrahiden sonraki muhtemel seyir, izlem ve hastalık sonrası bakım ile ilgili olarak bilgilendirilir.

Ameliyat Öncesi
Başarı oranı yüksek olmasına rağmen yine de oldukça zor bir ameliyat olup ortalama 6-12 saat arası sürer. Hasta karaciğer tamamı ile çıkarılıp yerine sağlam karaciğer konulur. Ameliyattan sonra yoğun bakım ünitesine alınan hasta eğer her şey iyi giderse 1-2 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra servise alınırlar ve burada da ortalama 10-15 gün kalıp taburcu edilirler.

Çocuklarda Karaciğer Nakli

Çocuklarda Karaciğer Nakli

cocuk_karaciger_nakliBebeklikte veya sonrasında başlamış ve kronik duruma gelmiş; ya da sağlıklı bir çocukta birdenbire gelişmiş karaciğer yetmezliği tablosunda günümüzde bilinen en etkili tedavi yöntemi karaciğer naklidir. Ülkemizde çocuklukta daha çok canlı vericiden karaciğer nakilleri yapılmakta, yetişkin karaciğerinin bir kısmı bir çocuğun hayatının kurtulmasını sağlamaktadır.

Çocukluk çağı kronik karaciğer hastalıkları yenidoğan döneminden ergenliğe her yaşta görülebilir. 15 günden uzun süren yenidoğan sarılığı ve açık krem rengi kaka yapma ile kendini gösteren doğuştan safra yolu yokluğu (bilier atrezi) hastalığı küçük çocuklarda karaciğer nakli nedenlerinin başında yer alır. Ülkemizde akraba evliliklerinin sık olması nedeniyle genetik nedenlere bağlı birçok karaciğer hastalığı da karaciğer nakli ile tedavi edilebilir. Bunlardan Wilson hastalığı, alfa-1 antitripsin eksikliği, tirozinemi, kaşıntıyla ve sarılıkla giden diğer genetik hastalıklar başta gelir.

Çocuk hastalıkları alanında çalışan hekimler, bu özelliklerdeki hastaları karaciğer nakli yapılabilen merkezlere yönlendirirler. Hastalar karaciğer nakli alanında deneyim sahibi olan çocuk gastroenteroloji uzmanları tarafından izleme alınırlar. Bu izlem sırasında önemli noktalar, hastanın aşılarının geciktirilmemesi, iyi kilo alması için beslenmesinin düzenlenmesi, enfeksiyonlarının tedavisi, mineral ve vitamin eksikliklerinin karşılanması, varis kanamalarının önlenmesi ve tedavisi , kalp-akciğer-kemik-hormon sistemlerinde gelişecek komplikasyonların erken fark edilmesi , karaciğer kanseri gelişmesi yönünden uyanık olunması, ameliyat zamanlamasının iyi yapılması ve karaciğer nakli kararı alınmasında ne çok erken ne de çok geç davranılmasıdır. Çocuklarda esas olarak her yaş ve ağırlıkta karaciğer nakli yapılabilir. Yaş küçüldükçe ve düşük kilolu bebeklerde teknik güçlükler ve ameliyat sonrası problemler artar, ancak deneyimli merkezlerde bu güçlüklerin üstesinden gelinir. Karaciğer nakli alanında deneyimli hekimler ilaçlarla takibin artık sonuç vermeyeceği düşüncesinde oldukları hastalarını, yaş ve ağırlık ne olursa olsun bekletmeden ameliyat kararını alır. Çünkü karaciğer çalışmadığında çocuğun büyümesi durur, enfeksiyonlarla savaşma gücü azalır, iştahsızlık belirginleşir. Kısır döngüye giren bebeği, hastalıklı karaciğeri ile daha iyi bir duruma getirmek hatta yaşatmak artık mümkün değildir.

Çeşitli virüslere ya da ilaçlara, zehirli maddelerin ya da bitkilerin yenilmesine bağlı ani gelişen karaciğer yetmezliğinde ise, çok hızlı ve doğru karar alıp transplant cerrahlarına hastanın mümkün olduğunca az problemle iletilmesi de deneyimli çocuk gastroenteroloji uzmanının sorumluluğundadır. Hasta çocuğa zamanında ( bazen 1-2 gün içinde) karaciğer bulunamazsa toksik maddelere bağlı olarak beyinde şişme ve geriye dönüşümsüz hasar meydana gelebilir. Bu durum herkesin başına gelebilecek bir durumdur ve beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerden yapılan organ bağışlarının önemi bu tabloda çok daha iyi anlaşılır. Ülkemizde ani gelişen (akut) karaciğer yetmezliği hastaları eskisine göre daha erken fark edilip, kısa sürelerde nakil merkezlerine ulaştırılmaktadır. Bu hastalara canlı vericilerden de karaciğer nakli yapılmakta, %70 oranında ölümle sonuçlanan bu tabloda sağ kalım sağlanabilmektedir.

Çocuk hastalıklarında ailenin doktora güveni esastır. Karaciğer nakil merkezlerinde ameliyat öncesi hekim- aile- hasta işbirliğinin gelişmesi nakil sonrası bu hastaların düzgün takibini de mümkün kılar. Karaciğer nakli öncesi aile aydınlatılır, cerrahi doktorlarına sordukları ya da soramadıkları konuların üstünden bir kez daha geçilir. Ailelerin bilmedikleri konular arasında; karaciğer naklinde kan nakli esaslarına uyulduğu, kan grubu uygunsa doku uyumunun aranmadığı başta gelir. Böylece Verici olabilecek yakınların belirlenmesi sağlanır. Canlı vericiden nakillerde verici karaciğerinin hacminin damar ve safra yolu yapısının önemli olduğu vurgulanır. Sağlıklı bir insanın hayatının hiçbir zaman tehlikeye atılamayacağı, bunun için vericilere birçok inceleme yapıldığı anlatılır. Nadir olguların dışında çocuğun hasta karaciğeri çıkarılır. Yerine yeni karaciğer yerleştirilir. Karaciğer nakli sonrası çocuğun ömür boyu immünsupresif (bağışıklık sistemini baskılayıcı) ilaçlar kullanması gerektiği; ilk 3 ayda çok ilaç ve çok sık takip gerektiği; daha sonra doktorun belirlediği aralıklarla takipler yapıldığı; bunlar yapılmazsa her türlü çabanın boşa gideceği hakkında aile bilinçlendirilir. İlaçlarının saatinde verilmesi, fazla ya da eksik miktarda verildiğinde karaciğer reddi ya da özellikle böbrek olmak üzere çeşitli organlarda zedelenme oluşacağı anlatılır. Karaciğer nakli sonrası çocukların izlemi erişkinlere göre farklılık gösterir. Büyüyen çocuğun farklı dönemlerinde farklı ilaç gereksinimleri olur, nakil sonrası birçok çocukluk dönemi hastalığı ile karşılaşılır. Bunların önlenmesi ve tedavisinde çocuk gastroenteroloji uzmanı yine yer alır. Beslenmelerini düzenler, ilaçlarını planlar. Gelişimde beliren aksaklıkları erken fark eder ve girişimde bulunur. Okul-eğitim ihtiyacı ilgili gerekli yönlendirmeleri yapar.

Karaciğer Nakli Sonrası Hastayı Neler Bekliyor?

Karaciğer Nakli Sonrası Hastayı Neler Bekliyor?
Hem canlıdan hem kadavradan yapılan nakillerde takılan karaciğeri vücut yabancı madde olarak algılamaktadır. Bu nedenle bağışıklık sistemimiz takılan bu karaciğeri reddetmeye çalışacaktır. Bu nedenle ömür boyu bağışıklık sistemimizi baskılayan ilaçlar kullanmamız gerekecektir. Düzenli aralıklarla yapılan kontrollerde bu hastaların almaları gereken ilaç dozları kendi doktorları tarafından ayarlanır. Aksi söylenmedikçe hiçbir ilaç kesilmemeli ve dozu değiştirilmeden kullanılmalıdır. Ancak bağışıklık sistemini baskılayan bu ilaçlar kişiyi enfeksiyonlara karşı biraz daha duyarlı hale getirebilir. Gribal durum veya yeni başlayan ishal gibihafif şikâyetlerde bile bu yüzden doktorunuza danışılması gerekecektir.

Nakil Sonrası Yaşantınız Nasıl Olacak?
Karaciğer naklinin temel amacı, kişiyi normal, aktif, üretken hayatına geri çevirmektir. Organ nakilli hastalar kendilerini yeniden doğmuş olarak nitelendirirler ve yepyeni bir hayata başladıklarını düşünürler. Birçoğu ameliyat gününü ‘Transplant Doğum Günü’ olarak kutlarlar. İyileşmenin haftalar süren bir süreç olduğunu anlamak büyük önem taşır. Yaklaşık üç ay süren ilk hassas devrenin son bulmasıyla neredeyse bütün karaciğer nakilli hastalar hastalık öncesi yaşamlarına (iş veya okul) geri dönerler. Karaciğer nakli sonrası hamilelik ve doğum mümkündür.

Transplantasyon Ekibinizle İletişim
Bu sizin ana sorumluluğunuzdur. Siz ve nakil ekibiniz ile diğer doktorlar arasındaki iletişim daima iyi olmanız için zorunludur. Bütün size bakan doktorların nakil ameliyatınızın, aldığınız ilaçların ve sağlıklı kalmak için almak zorunda olduğunuz önlemlerin bilincinde olduğundan emin olun. Vücudunuzda meydana gelen her tür yeni belirti ya da yan etki mutlaka kaydedilmelidir. Vücudunuzu iyi tanıyın ve değişiklikleri doktorunuza söylemeyi unutmayın.

Devamı

MEME HASTALIKLARI

MEME HASTALIKLARI

Meme Kanseri Nedir?

MEME KANSERİ NEDİR?

Meme kanseri, süt bezleri veya sütü meme başına taşıyan kanalları döşeyen hücrelerden gelişiyor. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, genetik yatkınlık oluşturan gen mutasyonu meme kanseri riskini artırıyor.

Meme kanseri, memenin süt bezlerinde ve üretilen sütü meme başına taşıyan kanalları döşeyen hücreler arasında, çeşitli etkenler sonucu kontrolsüz şekilde çoğalan ve başka organlara yayılma potansiyeli taşıyan hücrelerden meydana gelen tümöral oluşumdur.

Meme kanserine hangi etkenlerin neden olduğu kesin olarak bilinmiyor. Ancak günümüze kadar yapılan çalışmalarda, yüksek olasılık gösteren bazı faktörler belirlenmiş bulunuyor. Bazı kadınlarda genetik yatkınlık oluşturan gen mutasyonları (genlerde kansere eğilim yaratan bozukluklar) meme kanseri riskini artırırken, diğerleri kadın olmak dışında bir risk faktörü taşımıyor.

En büyük risk Kuzey Avrupalı kadınlarda

Meme kanserinden ölüm oranlarının en yüksek olduğu ülkeler Kuzey Avrupa’da bulunuyor. Bu ülkelerde oran, 100 binde 22.6. Çin ve Japon kadınların meme kanserinden ölüm oranları, Kuzey Avrupalı kadınların tam aksine, en düşük seviyede.  Bu oran Çin’de 100 binde 5.6 iken Japonya’da  8.3.

ABD’de tüm yaşamı boyunca her 8 kadından biri, meme kanserine yakalanıyor. 2008 yılında ABD’de 182 binden fazla kadına meme kanseri teşhisi kondu. 40 bin civarı kadın da meme kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Ancak bütün bu üzücü istatistiklerin yanı sıra, yüz güldüren sonuçlar da var.

Bugün ABD’de 2.5 milyon yaşayan, tedavi uygulanmış sağlıklı meme kanserli hasta bulunuyor. 40 yaş üzeri kadınlarda mamografik tarama programlarının artmasının ve menopozdaki kadınlara önerilen hormon replasman tedavilerinin gittikçe azalmasının, meme kanseri tedavisindeki başarıyı artırdığı düşünülüyor.

Meme Kanserinde Risk Faktörleri

Meme Kanserinde Risk Faktörleri:

  1. Anne ve kız kardeş gibi birinci derece akrabasında meme kanseri olanlar: Aile bireyleri arasında meme kanserine yakalanmış kimse bulunmasının, kadınların meme kanserine yakalanma olasılığını yükselttiği ifade edilmektedir. Özellikle kız kardeşi veya annesi meme kanserine yakalanan bir kadının, meme kanserine yakalanma riski, diğer kadınlara göre 2 ila 5 kat daha fazladır.
  2. 30 yaşından sonra ilk doğumunu yapmış olanlar: Kadınların ilk çocuğunu doğurma yaşı meme kanserine yakalanma açısından önemlidir. İlk çocuğunu 30 yaşından sonra doğuran kadınlarda meme kanseri görülme oranı 20 yaşından önce doğuranlara göre 2 kat daha fazladır. Hiç çocuk doğurmayan kadınlarda ise risk daha da yükselmektedir.
  3. 50 yaşın üzerinde olanlar: : İleri yaşta olmak önemli bir risk faktörüdür. Meme kanseri olan kadınların %70’nin yaşının 50 yaş ve üzerindedir. Yaşı 50 ve üzerinde olan kadınların meme kanseri olma olasılığı, yaşı 50’nin altında olan kadınlara göre 4 kat daha fazladır.
  4. Erken ilk adet (12 yaşından önce), geç menopoz (50 yaşın üstü): Erken adet görmeye başlaması ve geç yaşlarda menopoza girilmesi doğurganlık çağını uzatmaktadır. Bu sırada kadın daha uzun süre östrojen hormonu etkisi altında kalması meme kanseri riskini artırır.
  5. Kanserin daha önce bir memede görülmesi diğer memede de görülme riskini artırır: Daha önce meme kanseri geçiren ve tedavi olan kadınların, diğer memelerinde kanser gelişme olasılığı meme kanseri olmayan kadınlara göre 3-4 kat daha fazladır.
  6. Hiç emzirmemiş olanlar:
  7. Meme kanseri (BRCA) geni taşıyanlar:
  8. Doğum Kontrol Hapı Kullanılması: Doğum kontrol haplarının meme kanseri riski üzerine çelişkili yorumlar vardır. Uzun süreli (>10 sene) kullanımın riski hafif artırdığı, ancak doğum kontrol hapı kullanmayı 10 senedir bırakmış olan kadınlarda bu riskin tamamen ortadan kalktığı belirtilmiştir.
  9. Hiç doğum yapmamış olanlar:
  10. Östrojen Alınması ve Doğum Kontrol Hapı Kullanılması: Menopoz nedeniyle uzun süre (10 yıldan fazla) östrojen tedavisi gören kadınlarda meme kanseri görülme riski yükselmektedir.
  11. Şişmanlık ve Yağlı Beslenme: Şişmanlık özellikle 50 yaş ve üzerindeki kadınlarda meme kanserine yakalanma riskini artırmaktadır.
  12. Sosyo-ekonomik Seviyenin Yüksekliği: Varlıklı ve sosyo-ekonomik düzeyi yüksek olan kadınlarda, meme kanseri görülme sıklığının daha fazladır.
  13. Alkol Kullanılması: Net bir yorum olmamakla birlikte alkol kullanan kadınlarda meme kanseri riski daha yüksektir.
  14. Sigara Kullanılması: Sigaranın meme kanseriyle ilgili kesin bir ilişkisi tam olarak kurulamasa da bazı araştırmalarda sigaranın meme kanserinin oluşması yönünde bir etkisi olduğu saptanmıştır.
Meme kanserinden korunmak mümkün müdür?

Meme kanserinden korunmak mümkün müdür?

  • Özellikle A ve C vitamininden zengin taze meyve ve sebze tüketimi,
  • Emzirme,
  • Otuz yaş altı doğum yapma,
  • Spor ve egzersiz,
  • Obeziteden kaçınma,
  • Hayvansal yağlardan uzak durarak daha çok posalı gıdalarla beslenme,
  • Tütsülenmiş tuzlu ve konserve yiyecekler tüketmeme,
  • Sigaradan uzak durma,
  • Alkollü içki kullanmama,
  • Kanser riski yüksek hastalarda koruyucu olarak memenin iki memenin alınması meme kanseri riskini azaltmaktadır.
Meme Kanserinin Belirtileri

Meme Kanserinin Belirtileri

Meme kanserinin belirtileri hastalığın vücuttaki yayılım derecesine ve kişiye göre farklılık göstermektedir. Kadınların çoğunda meme kanserinin başlangıç döneminde ağrı olmamakla birlikte aşağıda yer alan belirtilerin kanser olmayan birçok hastada da görülebileceği bilinmelidir. Bu değişikliklerin büyük çoğunluğu zararsız olmakla birlikte küçük bir olasılıkla meme kanserinin ilk işaretleri olabileceği de unutulmamalıdır. Bu nedenle kadınların kendileri için neyin normal olduğunu bilmeleri, memelerinin doğal yapısını incelemeleri, değişikliklerin neler olduğunu saptamaları ve gecikmeden bildirmelerini öneririz. Ayrıca herhangi bir değişiklik olmasa da yaşları ile uyumlu meme tarama programlarına katılmalarını beklemekteyiz.

 Meme kanserinin belirtileri:

  1. Memede bir kitlenin varlığı,
  2. Memenin portakal kabuğu şeklinde bir görüntü alması,
  3. Doğumsal nedenlere bağlı olmaksızın meme başının içe çekilmesi,
  4. Meme başından kanlı ya da kansız akıntı gelmesi,
  5. Meme derisinde çekinti, ülser (yara), kızarıklık ve ödem (şişlik) oluşması,
  6. Meme çevresindeki lenf bezlerinde şişlik olması,
  7. Kolda şişlik oluşması.
Meme Kanser Tipleri Nelerdir?

MEME KANSER TİPLERİ NELERDİR?

Memede kanserlerin çoğu süt kanallarından (duktal kanser) veya süt bezlerinden (lobüler kanser) başlar. Kanser kontrolden çıkmış tek bir dejenere hücrenin sonsuz bölünme yeteneğine sahip olup çevre dokulara yayılarak yaşamımızı tehdit etmesidir.

Yayılma eğilimi olmayan/invaziv olmayan meme kanserleri:

İnvaziv olmayan meme kanserlerine aynı zamanda in situ meme kanseri de denir. İn situ terimi kanser hücrelerinin bir bölgeye sınırlı olduğunu ve meme içinde henüz yayılmadığını gösterir.

İn situ duktal karsinom (DCIS): süt kanalları içinde sınırlıdır.
İn situ lobüler karsinom (LCIS): süt bezleri içinde sınırlıdır.

dcis_range_tcm8-78725

İnvaziv meme kanserleri:

İnvaziv ya da infiltratif meme kanseri, süt bezleri veya süt kanallarına yayılmış ve vücudun diğer bölümlerine yayılma potansiyeli olan kanserlerdir.

İnvaziv duktal karsinom (IDC): süt kanallarından başlar ve daha sonra çoğalıp yakındaki tüm meme dokularını istila eder.

İnvaziv lobüler karsinom (ILC): Süt bezlerinden başlar ve daha sonra çevre dokulara yayılır.

Meme Kanseri Türleri

Meme Kanseri Türleri:

Meme kanserleri en yalın haliyle sporadik (kalıtsal olmayan) ya da kalıtsal meme kanseri olarak iki gruba ayrılır. Kalıtsal meme kanserleri tüm meme kanserlerinin yaklaşık %10-15 ini oluştururlar.

Kanserleşme meme süt kanalından (duktusundan) gelişiyorsa, buna duktal karsinom; meme lobülünden (süt bezinden) gelişiyorsa lobuler karsinom olarak adlandırılır.

Kanserleşme meme kanalının veya lobülünün iç çeperini (ilk hücre tabakasını) geçmemişse buna duktal veya lobuler karsinoma insitu adı verilir. Bu aşama kanserin oldukça erken aşaması olarak kabul edilir ve tedavide en başarılı olduğumuz grubu temsil eder. Bu aşamada tespit edilen hastalıkların oranı, toplumdaki farkındalığın artması ve  ileri tanı yöntemlerinin uygulanması ile her geçen gün artmaktadır.

Meme Kanserinde Evreleme

Evreleme Nedir? Nasıl yapılır?

Evre bir tümörün ne kadar ilerlemiş olduğunun göstergesidir.

Evre tümörün;

  • Büyüklüğü
  • Lenf nodlarına yayılma durumu
  • Uzak organa sıçrama (metastaz) durumuyla yakından ilişkilidir.

Tümör ne kadar büyükse ve/veya koltukaltına yayılmışsa evre o kadar ileri olur. Karaciğer, akciğer, kemik veya beyin gibi uzak organlara metastaz yapmışsa en ileri evre olarak kabul edilir.

Meme-Kanseri-4

Meme kanseri hastanın ameliyat öncesi evresi çeşitli görüntüleme yöntemleriyle tahmin edilmeye çalışılır. Kitlenin çapı ve koltukaltındaki lenf bezlerinin durumu mammografi, ultrasonografi veya MR gibi  yöntemlerle aydınlatılmaya çalışılır.  Uzak organ metastazı ise karaciğer ultrasonografi veya tomografisi, akciğer filmleri ve kemik sintigrafisi ile değerlendirilmeye çalışılır. Nihai evrelemenin ameliyat sonrası patoloji ve görüntüleme yöntemleriyle yapılacağı akılda tutulmalıdır. Son dönemlerde evrelemede PET’in (Pozitron Emisyon Tomografi) kullanımı gittikçe yaygınlaşmaktadır.

Meme Kanseri Ve Genetik

Meme Kanseri Ve Genetik:

Meme kanserlerinin %10 -15’i genetik değişimler ile ilişkilidir. Kalıtsal meme kanserlerinin büyük bir kısmı BRCA-1 ve BRCA-2 adı ile bilinen genlerde olan mutasyonlar ile ilişkili bulunmuştur. Son dönemlerde, BRCA-1 ve BRCA-2 gen mutasyonlarının ailesel olmayan, yani sporadik meme kanseri olgularında da bir rolü olabileceği düşünülmektedir. Özellikle üçlü-negatif, yani östrojen, progesteron ve HER2 reseptörü negatif olan meme kanserlerinde BRCA gen değişiklikleri görülmüştür. BRCA-1 veya BRCA-2 gen mutasyonu taşıyan kadınların hayatları boyunca meme kanseri olma ihtimali % 80 – 90, yumurtalık kanseri olma olasılığı ise %30-40 tır.  Bu oldukça yüksek bir risk oluşturur. Bundan dolayı BRCA-1 ve BRCA-2 gen mutasyonu olan kadınlara meme kanserinden korunmaları için her iki memenin alınması (mastektomi) önerilmektedir.

Tüm bu bilgiler ışığında;

  • Kişisel veya ailesel yumurtalık kanser öyküsü var ise
  • Birinci dereceden herhangi bir akrabası 50 yaşından önce meme kanseri tanısı almış veya ikiden fazla 1. derece yakınında meme kanseri olması
  • Üçten fazla 2. derecede yakını meme kanseri hastalığı teşhisi almış ise
  • Birinci veya 2. derece yakınlarında hem meme hem yumurtalık kanseri olması
  • Kendisinde veya 1.yakınlarında her iki memede kanser öyküsü var ise
  • Erkek yakınlarında meme kanseri öyküsü var ise

BRCA-1ve BRCA-2 gen mutasyonu araştırılması gibi genetik danışma önerilir.

Gebelik Ve Emzirme Döneminde Meme Kanseri

Gebelik Ve Emzirme Döneminde Meme Kanseri:

Meme kanseri yaklaşık 3000 gebelikte bir ortaya çıkar.  Gebelik ve doğum sonrası dönemin en sık görülen kanseridir. Gebelik ve emzirme döneminde memelerde hassasiyet ve büyüme oluşur. Bu dönemde ortaya çıkan bir kitlenin ve dolayısıyla meme kanserinin fark edilmesi zorlaşır. Bu nedenle meme kanseri tanısının konması gecikir. Bu gecikme nedeniyle aynı yaş döneminde gebe olmayan kadınlara göre meme kanseri daha geç evrede saptanır. Östrojen ve prolaktin gibi hormonların meme kanserinin büyümesini arttırdığı bilinmektedir.

Gebelik ve emzirme dönemindeki kadınlar kendi kendini muayene etmeli ve rutin gebelik muayenelerinde doktor tarafından meme muayenesinin yapılması gerekir. Herhangi bir bulgu saptanırsa uygun tanısal girişimler kullanılarak tedavi uygulanır.

Erkeklerde Meme Kanseri

Erkeklerde Meme Kanseri:

Meme kanserlerinin %1’i erkeklerde meydana gelir. Erkeklerin meme uçlarının altında az miktarda meme dokusu bulunmasına rağmen bu bölgede meme kanseri görülebilir. Erkeklerde meme kanseri sıklıkla 60 yaşın üzerindeki erkeklerde saptanır. Meme kanseri kadınlara özgü bir hastalık gibi düşünüldüğü için erkekler bu durumun farkına geç varır. Bu nedenle kanser tanısı konduğunda hastalık ilerlemiş olur.

Meme kanseri olan erkeklerde en sık görülen belirti meme dokusunda kitledir. Meme ağrısı meme kanserinde nadiren görülür. Meme bölgesinde büyüme veya ağrı olması sıklıkla jinekomastiye (erkeklerde meme dokusunun artması) bağlıdır. Memede oluşan değişiklikler fark edildiğinde doktor tarafından meme muayenesi yapılmalıdır.

Yakın akrabada meme kanseri varlığı, birden fazla akrabada ve özellikle 40 yaşın altında meme kanserinin saptanmış olması meme kanseri riskini arttırır. Kitle ve başka belirtiler görüldüğünde en kısa zamanda doktor kontrolünden geçilmesi hastalığın erken tanınması açısından önemlidir.

Meme Ucunun Paget Hastalığı

Meme Ucunun Paget Hastalığı:

Meme ucunun yapısının bozulması, sert düzensiz çekinti ve girintilerin oluştuğu buruşukluk halinin olması, çoğu kez ¨portakal kabuğu¨görüntüsünün izlenmesi, meme başının kötü huylu dönüşümüne işaret edebilir. Meme kanalı veya meme dokusu kaynaklı kansere eşlik edebilir.

Meme içinde oluşmuş bir kansere ikincil meme ucundaki değişiklik şeklinde olabileceği gibi, meme başının kendi kanser hastalığı şeklinde de gelişebilir. Meme başının iyi huylu dermatolojik hastalıkları (kaşıntılı hastalık olan egzama gibi) ile karıştırılmamalıdır.

Meme başı ve ucunda ortaya çıkan en ufak değişiklik, meme uzmanınca değerlendirilmelidir.

Tanısında biyopsi gerekmektedir ve Paget Hastalığı tanısı konulduğunda tedavi memenin tamamen alınmasını gerektirir.

''Erken Teşhis''

“ERKEN TEŞHİS”

AMA NASIL ?
Meme kanserini erken teşhis etmenin 3 altın anahtarı vardır.

  • Kendi kendini muayene etme
    Periyodik doktor muayenesi
    Mammografi

KENDİ KENDİNE MEME MUAYENESİ NASIL YAPILIR:

Her kadın ayda bir kez kendi memesini kontrol etmelidir. Her kadının meme yapısının farklı olduğunu unutmamak gerekir. Ve her kadının memesi, yaş ile, mensturasyonun dönemi ile, hamilelikte, menapozda ve doğum kontrol hapı yada hormon ilecı kullandığında da değişiklikler gösterir. Menturasyon hemen öncesi veya menturasyon sırasında memelerin biraz şişmesi ve hassaslaşması da normaldir. Hasta kendi kendini muayene ederken verya başka bir zamanda memesinde farkettiği değişiklikleri hemen doktoruna bildirmelidir.

 YILLIK DOKTOR KONTROLÜNÜ NEREDE NASIL YAPTIRABİLİRİM ?

Ülkemizde meme hastalıkları genel cerrahi uzmanlık alanına girmektedir. Bu nedenle yıllık kontrolünüzü genel cerrahi uzmanının yapması doğru olur. Meme kanseri erken tanısında aktif rol almalısınız. Doktorunuzla yapacağınız görüşmeler sırasında, hangi bulgulara karşı uyanık olmanız ve düzenli kontrollerinizin planlanması konusunda bilgi alabilirsiniz. Bunun dışında sormak istediğiniz konuları önceden not alırsanız muayene sonrası görüşme sırasında unutmazsınız. Doktorun tavsiyeleri, sizin yaşınıza tıbbi öz geçmişinize ve diğer faktörlere bağlı olacaktır.

Mammografi Nedir?

MAMMOGRAFİ NEDİR?

Mammogram özel bir rontgen filmidir. Vücudun diğer bölgelerinde yapılan radyolojik incelemeden farklıdır. Hiçbir meme yakınması olmayan kadına yapılan mamografi baz mamografidir. Gelişmiş ülkelerde düzenli olarak mamografi yapılması, kadınlarda meme kanserine bağlı ölüm oranını hızla düşürmektedir.

Mammografi çekmek için çok düşük dozlarda radyasyon verilir. Her bir memenin iki yönlü biri üstten diğeri yandan çekilen filmidir. Çekilen filmin daha net olması için memenin 2 plaka arasında hafifçe sıkıştırılması gerekir. Bu sıkıştırma biraz rahatsızlık verse de sadece birkaç saniye sürecektir.

Pek çok olguda mammografi henüz klinik bulgu vermeyen tümörlerin ortaya çıkarılmasını sağlar. Mammografi meme dokusu içinde küçük kalsiyum çöküntülerini de gösterir. Kalsiyum çöküntüleri genellikle selimdir ancak ince yıldızsı uzantılar şeklinde ki çok küçük kalsifikasyonlar (mikrokalsifikasyon) kanserin erken dönem bulgusu olabilir.

Her yaştaki kadınlar için, bir hekim tarafından meme muayenesi yapılması, periyodik sağlık kontrollerinin bir parçasıdır. Ancak 35 yaşında mutlaka bir mammografi alınmalı (baz mammografi) daha sonra 50 yaşına kadar iki yılda bir elli yaşından sonra her yıl düzenli olarak çekilen mamografilerle her iki meme de radyolojik olarak takip edilmelidir. Klinik olarak yapılan muayeneler hiçbir zaman çekilen mamografinin yerini tutmaz.

Mammografik Taramanın Riskleri Nelerdir?

Deneyimli bir uzman tarafından çekilmesi gerekiyor:
Mamografide zaman zaman şüpheli bulgular ortaya çıkabiliyor ve bu nedenle hastanın geri çağrılması, ek filmler çekilmesi, hatta zaman zaman biyopsi yapılması gerekebiliyor. Bu nedenle hasta endişe duyabiliyor. Dijital mamografi ve özellikle tomosentez bu riski oldukça azaltıyor. Gereksiz ek çekimlerden ve biyopsilerden kaçınmak için mamografilerin mutlaka deneyimli bir meme radyoloğu tarafından değerlendirilmesi gerekiyor.

Bazı durumlarda ultrasonografiye de ihtiyaç duyulabiliyor: Mamografik taramalarda kanser kendisini her zaman göstermeyebiliyor. Özellikle meme parankimi yoğun olan kadınlarda mamografinin duyarlılığı oldukça düşük. Bazen kitle fizik muayenede ele gelse bile mamografide bulgu vermeyebiliyor. Mamografinin kanser saptamadaki başarısı cihazın kalitesi ve hekimin tecrübesi ile yakından ilişkili olsa da en tecrübeli ellerde bile yüzde 80-85 civarında olduğunun unutulmaması gerekiyor. Dijital mamografi ve tomosentez ile bu oran artırılabiliyor. Özellikle meme parankimi yoğun olan kadınlarda taramada mamografinin ultrasonografi ile birlikte kullanılması gerekiyor. Bu şekilde duyarlılık yüzde 90’ın üzerine çıkarılabiliyor.

Meme Kanserinde Tanı Yöntemleri

meme-kanseri-mi-değilmi

MEME KANSERİNDE TANI YÖNTEMLERİ

Günümüzde 40 yaşın altındaki sağlıklı kişilerde 3 yıllık aralıklarla önerilen muayene ile kontrolünün, 40 yaşın üzerinde yıllık yapılması önerilmektedir. Ancak bu görüş meme kanserinde genetik etmenler söz konusu ise değişebilir. Meme hastalıklarının tanısının konmasında kendi kendine muayene tanısal sürecin bir aşaması da olsa fizik muayenenin meme konusunda deneyimli bir cerrah tarafından yapılması gereklidir. Çünkü yapılan araştırmalar meme ile ilgili yakınma nedeniyle meme kliniğine başvuran hastaların yaklaşık % 50’sinde hasta tarafından memede herhangi bir anatomik anormalliğin fark edilmediğini ortaya koymaktadır. Doktor muayenesinin ardından en sık kullanılan radyolojik tetkikler şunlardır:

  • Dijital mammografi
  • Tomosentez
  • Ultrasonografi (USG)
Dijital Mammografi

DİJİTAL MAMMOGRAFİ
Meme hastalıklarının tanısında mamografi bugün klinik uygulamanın vazgeçilmezi durumundadır. Düşük doz radyasyon kullanılarak yapılan bir tarama yöntemidir. Genel olarak mamografi çekiminin memeyi kanser yönünden risk altına soktuğu yanlış bir kanı olarak yerleşmiştir. Literatürde tarama amaçlı mamografi yüzünden meme kanseri geliştiğine dair bir kanıt bulunmamaktadır. Fizik muayene ve mamografi, ele gelmeyen lezyonların tanısında sağladığı yardımla kanserin daha erken tanısını sağlamakta ve hastaların sağ kalımını olumlu etkilemektedir. Günümüzde, mamografi uygulamaları için tercih edilen yöntem “Dijital
Mamografi”dir. Burada çekilen görüntüler film üzerine değil bilgisayar ekranına aktarılmaktadır. Görüntüler elde edildikten sonra ekranda istenirse seçilen alanlar büyütülerek daha ayrıntılı değerlendirme sağlanabilmekte ve ek film almaya gerek kalmamaktadır. Ekranın penceresi ile oynanarak memenin her noktası ayrı ayrı değerlendirilebilmektedir. Dijital mamografi ile memenin kalınlığı ve yoğunluğuna
göre verilecek dozu ve sıkıştırma şiddetini ayarlayarak gerek hastanın gereksiz radyasyon almasına gerekse fazla sıkıştırmayla ağrı duymasına engel olunur. Ek film alınmaması hastanın aldığı radyasyon dozunu azaltmaktadır. Ayrıca bu yöntemle elde olunan görüntülerin arşivlenerek daha sonraki takiplerde kolaylıkla tekrar kullanılabilmesi mümkün olmaktadır. Filmlerin kaybolması ya da bozulması riskleri ortadan kalkmaktadır.

Tomosentez

TOMOSENTEZ
Meme dokusunun çok belirgin olduğu durumlarda dijital mamografi, üst üste gelen dokuları ayırarak problemli alanların gösterilmesinde yetersiz kalabilmektedir. Böyle durumlarda hastaya ek film çekme ihtiyacı doğabilmektedir. Çekilen her ek film hastanın aldığı radyasyon dozunu artıracağı için bu istenmeyen
etkiyi ortadan kaldırmak ve doğru tanıya yardımcı olabilmek için meme radyolojisinde uygulamaya konan son gelişme “Tomosentez”dir. Tomosentez, meme dokusunun 3 boyutlu olarak değerlendirilmesini sağlayan bir dijital mamografi programıdır. Dijital mamografide meme dokusu 2 ayrı pozisyonda alınanfilmlerle 2 boyutlu değerlendirilebilir. Tomosentezde ise belirli açılar arasından düşük radyasyon dozu ile peş peşe alınan görüntüler yeniden düzenlenir ve hastanın çok sayıda görüntüsü olur. Bu şekilde hacimsel ve 3 boyutlu bir değerlendirme yapılır. Farklı açılarla elde edilen çok sayıda görüntü ile normal dokulartarafından örtülen ve görüntülenemeyen kitlelerin görüntülenmesi kolaylaşır. Çalışmalar tomosentez ile özellikle çok yoğun meme yapısında tümörlerin daha kolaylıkla saptanabildiğini ve tümör sınırlarının
daha ayrıntılı olarak değerlendirilebildiğini göstermektedir. Tomosentezde alınan radyasyon dozu miktarının, normal dijital mamografi ile alınan radyasyon dozu ile hemen hemen aynı olduğu bilinmektedir.
Tomosentez içinde çekim yaparken tıpkı normal dijital mamografilerde olduğu gibi meme dokusunun sıkıştırılması gerekmektedir.
Günümüzde memenin sıkıştırılmadan görüntülerin alındığı bir mamografi sistemi yoktur.

Ultrasonografi (USG)

ULTRASONOGRAFİ (USG)
Meme içindeki içi sıvı dolu yapılar ve katı lezyonların ayırıcı tanısında yararlı olduğu gibi, özellikle kistlerin tanı-takip ve tedavisinde yol göstericidir. Günümüzde yüksek çözünürlüklü ultrasonografik incelemeler katı lezyonların tedavisinde, iyi huylu kitlelerle kanser ayrımının yapılmasında deneyimli ellerde değerli bilgiler
verebilmektedir. USG’de hastanın radyasyona maruz kalmaması, ağrısız bir tetkik olması, eş zamanlı tanısal girişimlere olanak tanıması (problemli alanın işaretlenmesi, parça alınması, sıvı çekilmesi vb) değerini artırmaktadır.

fft99_mf5365666

Meme Kanserinde Biyopsi Yöntemleri

Mamografi ve diğer görüntüleme tetkikleri ile kanser olması muhtemel bir kitle saptanması halinde biyopsi yapılır. Bir çok biyopsi yöntemi vardır. İnce iğne, kalın iğne ve cerrahi biyopsiler vb. Her yöntemin kendine has avantajları ve dezavantajları mevcuttur. Lezyonun ne kadar şüpheli olduğuna, büyüklüğüne, yerleşim yerine, var olan lezyonların sayısına, eşlik eden medical durumlara ve doktor ve hastanın kararına göre biyopsinin çeşidine karar verilir. Biyopsi sonrası bazen biyopsi bölgesine klips ile işaret konulabilir. Bu daha sonra yapılacak mamografilere ve cerrahi ile çıkarılacak bölgeyi belirlemeye yol gösterici olacaktır.

İnce iğne aspirasyon biyopsisi

İnce iğne aspirasyon biyopsisinde, rutin kan tetkiklerinde kullanılan enjektörlerden de daha küçük bir iğne ile şüpheli kitleden biyopsi alınarak mikroskopik inceleme yapılır. Eğer biyopsi alınacak bölge, muayene ile palpe edilebiliyorsa, doktor direkt görüş altında, eliyle kitleyi takip ederek iğneyi ilerletir. Palpe edilemeyen kitlelerde US görüntülemenin kılavuzluğundan yararlanılabilir. Bu prosedür sırasında, lokal anestezi ile hastanın ağrı duymaması sağlanılmalıysa da bazen anestezi için yapılan enjeksiyonun, ince iğneden daha rahatsız edici olabileceği de göz önüne alınmalı buna göre karar verilmelidir.

İğne kist/kitlenin içine girdiğinde aspire edilir. Eğer berrak bir sıvı geliyorsa, bu muhtemel bir basit kisttir. Kanlı ya da bulanık sıvılar yine kiste işaret edebileceği gibi, çok nadiren kanser de olabilir.

İnce iğne aspirasyon biyopsisi uygulaması en kolay biyopsi türüdür ama tekniğe özgü bazı dezavantajlar da bulunmaktadır. Eğer iğne, kanser hücrelerine isabet etmemişse, kanseri atlayabilir.Ve aynı şekilde, biyopsi materyalinde kanser hücrelerine rastlanmış olsa bile, kanserin invazif olup olmadığı hakkında bir fikir vermez. Elde edilen hücre yetersiz ise, ek laboratuar testleri ve genetik testleri için de yeterli materyal yok demektir. Eğer ince ipne aspirasyon biyopsisinin yetersiz kaldığını düşünürse, uzman, ya ince iğne biyopsisini tekrarlamalı ya da başka bir yöntemi hastaya önermelidir.

Kor iğne biyopsisi

Kor biyopside, ince iğne aspirasyon biyopsisinde kullanılan biyopsi iğnesine nazaran daha büyük, silindir şeklinde bir iğne kullanılır. Biyopsi, doktorun elle palpe ettiği bir kitle üzerinden direkt görüş altında ya da ultrason v eya mamografi kılavuzluğunda yapılabilir. Bazı merkezlerde biyopsi MR kılavuzluğunda da yapılabilir.

Mamografi ile biyopsi alanı saptamak için çok fazla sayıda değişik açıda görüntüler alınıyorsa buna sterotaktik kor iğne biyopsi denir.

Kor biyopsi ile ince iğne biyopsisine kıyasla daha fazla doku örneği elde edilir bu da tanı koymada daha faydalıdır ancak bu teknik de bazı kanserleri atlayabilir.

kor iğne

Vakum yardımlı kor biyopsi bir başka seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Alınan doku örneği prob içine yerleştirilmiş bir vakum etkili cihaz vasıtasıyla çekilir bu da daha fazla örnek alınmasını sağlar. Hastada herhangi bir dikiş olmaz ve yara izi çok küçüktür. Bu sayılanlar yöntemin avantajlarındandır.

Açık (cerrahi) biyopsi

Bazı durumlarda, kitlenin tümünün çıkarılarak mikroskobik olarak incelenmesi gerekli olabilir. Buna cerrahi (açık) biyopsi denir. Cerrah çoğu zaman hastalıklı olduğu düşünülen doku ile birlikte, sağlıklı meme dokusunu da çıkarır. Buna eksizyonel biyopsi denir. Eğer kitlenin tümümün biyopsi sırasında çıkarılmasına elvermeyecek kadar büyük ise kitlenin bir parçası çıkarılarak patolojiye gönderilebilir ki bunda da insizyonel biyopsi denir.

Nadir durumlarda, açık biyopsi, ofis koşullarında polikliniklerde lokal anestezi altında yapılabilir. Ancak çoğu zaman intravenöz sedasyon veya genel anestezi altında ameliyathane koşullarında yapılmaktadır.

Eğer kitle fizik muayene ile tespit edilemiyor ise, mamografi eşliğinde işaretleme yapılabilir. Buna işaretli ( tel ile işaretli) meme biyopsisi denir. Radyoloji bölümüne işaretleme yapılmak üzere gönderilen hastaya, tetkik öncesinde lokal anestezi uygulanır ve iğne mamografi kılavuzluğunda şüpheli alana yerleştirilir daha sonra bu iğne kılavuzluğunda şüpheli alanın merkezine işaret teli ilerletilir. İşaret telinin ucundaki küçük kanca benzeri yapı sayesinde telin yerinden oynamaması sağlanır. Cerrah, operasyon sırasında tel kılavuzluğunda kitleyi bulur ve çıkarır.

Cerrahi biyopsiler, şüphesiz iğne biyopsilerden daha invazif yöntemlerdir, işlem sonunda yara izi kalır ve birkaç dikişe ihtiyaç duyulur. Ayrıca büyük bir parçanın çıktığı da düşünülürse, memenin şekli ve yapısı da değişecektir.

Tüm biyopsilerin ortak bir yan etkisi vardır o da kanama riskidir. Biyopsi sonrası kanama olursa ani bir şişlik meydana gelir ve memede bir yumru ile kendini gösterebilir. Çoğu vakada bu durum kendini sınırlar ve hematom zamanla rezorbe olur ve oluşan şişlk ve morluk kısa zamanda iyileşecektir.

Lenf nodu biyopsisi

Eğer meme muayenesi sırasında aksiller lenf nodları büyümüş ve ele geliyorsa, kanserin lenf noduna yayılıp yayılmadığını araştırmak gerekebilir. Çoğu zaman memeden iğne biyopsi alınırken lenf nodundan da bir örnek alınması mümkündür.

Muayenede ele gelen bir lenf nodu olmasa bile, aksilla metastaz açısından araştırılır ve sentinel lenf nodu örneklemesi , meme cerrahisi sırasında lenf nodlarının metastaz açısından irdelenmesine imkan verir.

Tedavi Yöntemleri

TEDAVİ YÖNTEMLERİ

Meme kanserinde tedavinin temelini cerrahi prosedürler oluşturuyor. Yani hasta cerrahi şansını kaybetmediyse ilk adım cerrahidir. Son yıllarda meme kanseri cerrahisinde mümkün olduğu kadar meme koruyucu cerrahi uygulanıyor. Günümüzde giderek artarak kullanılan “sentinel lenf düğümü biyopsisi” sayesinde bölgesel lenf nodlarında metastaz olup olmadığı değerlendirilebiliyor. Böylece koltuk altı lenf bezlerinin çıkarılıp, çıkarılmayacağı ortaya çıkıyor. Bu da hastayı gereksiz bir cerrahi işlemden korumakla kalmayıp cerrahi sonrasında oluşabilecek ve hastanın yaşam kalitesini düşüren komplikasyonların da önüne geçilmiş oluyor.

Meme kanserinde de diğer tüm kanser türlerinde olduğu gibi tedavinin gerçekten bireyselleştirilmesi gerekiyor.

En ideal yöntem her meme kanseri hastasının, meme kanseri tedavisinde uzmanlaşmış multidisipliner bir ekip tarafından değerlendirilmesi ve tedaviye hastanın da katıldığı, taraf olduğu bir süreç sonunda karar verilmesi oluyor.  Araştırmalar, tedavinin uzlaşı ile belirlendiği hastalarda elde edilen klinik sonuçların daha iyi olduğunu gösteriyor.

Cerrahi tedavi

Meme kanserinin en temel tedavisi cerrahidir. Yapılacak ameliyatlar memedeki kitle ve koltukaltının durumuna göre çeşitlilikler gösterir. Meme kanserlerinin tümünde meme ve koltukaltına yapılacak ameliyat stratejileri ayrı ayrı belirlenmeli, ameliyat her iki bölgeyi de kapsamalıdır.

Buradan yola çıkarak memeye yapılacak ameliyatlar ikiye ayrılabilir.

  1. Meme koruyucu ameliyatlar: Memenin tümünün alınmadığı kitlenin genişçe çıkarıldığı ameliyatlardır.
  2. Memenin tümünün alındığı ameliyatlar: Memenin tümü ameliyatla çıkarılır.

Uygun hastalarda meme koruyucu ameliyatla memenin tümünün alındığı ameliyatlar arasında sağ kalım açısından herhangi bir fark yoktur.

Meme koruyucu cerrahi sonrası bölgesel yinelemeyi engellemek için, memenin geri kalanına radyoterapi verilmelidir.

Bazı durumlarda cerrahi tedavi öncesi ilaç tedavisi uygulanarak memede ileri derecede büyümüş olan tümör dokusu küçültülerek cerrahi tedaviye uygun hale getirilir. Bu yönteme neoadjuvan tedavi denir. Sonrasında küçülen kitle genişçe cerrahi tedavi ile çıkartılır.

Koltuk altına yapılan temel ameliyat koltuk altındaki lenf bezlerinin temizlenmesidir. Fakat son dönemlerde bekçi (sentinel) lenf nodu kavramı ortaya çıkmıştır. Tanımlamaya çalışırsak bekçi (sentinel) lenf nodu, meme kanserinin koltukaltına sıçrama ihtimali en yüksek olan lenf bezidir. Bekçi lenf nodunu ameliyat sırasında tespit edip, o anda patolojik olarak herhangi bir sıçrama (metastaz) olup olamadığını anlamak artık mümkündür.

Bu bilgiler ışığında koltuk altına yaklaşımı özetleyecek olursak;

  1. Ameliyat öncesi muayene veya diğer görüntüleme yöntemleri ile koltukaltında bir sıçrama (metastaz) tespit edilirse, koltukaltı lenf nodları temizlenmelidir.
  2. Ameliyat öncesi koltuk altı lenf bezlerinin durumu tam olarak aydınlatılamamışsa, hastaya bekçi lenf nodu örneklemesi yapılmalıdır. Bu durumda,
  • Bekçi lenf nodu temiz gelirse, koltuk altı temiz kabul edilir. Koltuk altındaki diğer lenf bezlerinin temizlenmesine gerek yoktur. Bu ameliyat sonrası kol hareketleri kısıtlamaya gerek yoktur. Kolun şişme (lenfödem) olasılığı çok düşüktür. Hasta açısından çok konforlu bir ameliyattır.
  • Bekçi lenf nodunda sıçrama (metastaz) saptanırsa, koltukaltındaki diğer lenf bezleri temizlenmelidir.

Meme rekonstrüksiyonu

Meme ameliyatında kaybedilen meme dokusu yeniden yapılandırılabiliyor (rekonstrüksiyon). Zamanlama olarak memenin alındığı ameliyatta ya da gerekli ek kemoterapi ve radyoterapi tamamlandıktan bir müddet sonra uygulanabiliyor. Rekononstrüksiyon için kişinin alt karın bölgesi gibi kendi dokuları ya da protezler kullanılabiliyor.

Medikal Tedavi (İlaç Tedavisi)

Meme kanseri ameliyat öncesi hastalık yayılımı açısından (metastaz açısından) değerlendirilir. Meme kanseri koltuk altı lenf bezleri dışında vücudun herhangi bir yerine yayıldıysa (karaciğer, akciğer, kemik vb) bazı özel durumlar dışında genellikle sınırlı ameliyatlar yapılır.  Hastalar ameliyat sonrası önlem amaçlı tedaviler acısından değerlendirilir. Meme kanseri erken evrede bile sistemik bir hastalık olarak kabul edilir. Çok erken evre olarak kabul edilen hastalarda bile kanda kanser hücrelerinin bulunabileceği gösterilmiştir. Kanser ameliyattan 10-20 yıl sonra bile yineleyeblmektedir. Bu nedenle ameliyat sonrası hastalara hastalığın yayılım riskini azaltmak amacıyla adjuvan tedavi olarak adlandırılan tedaviler uygulanır. Bu tedaviler,

  • kemoterapiler,
  • hormonal tedaviler
  • biyolojik ajanlar olarak gruplandırılır.

Hastaların bu tedavi seçeneklerinden hangisinin veya hangilerini kullanacağı, her hasta için ayrı olarak ameliyat sonrası değerlendirilir. Her hastaya verilen standart tek bir tedavi yoktur. Bu tedaviler meme kanserli hastanın hastalık evresi ve tümörün taşıdığı özelliklere göre seçilir. Tedavi seçiminde en çok yol gösterici olan faktörler:

  • Tümörün çapı,
  • Koltuk altı lenf bezi metastazı olup olmaması,
  • Hastanın menopoz durumu,
  • Patoloji bölümü tarafından yapılan özel boyamaların (estrojen reseptörü, HER-2) sonuçları, histolojik grade’dir (tümörün atipik hücreler tarafından zengin olma derecesi).
  • Ayrıca son yıllarda kullanıma giren oncotype dx ve mammaprin gibi meme kanseri dokusunda kişiye özel yapılan genetik testler de hastanın kemoterapiden mi yoksa hormonal tedaviden mi daha çok fayda göreceği göstermektedir. Bu testlerin uygun hastalarda kullanımı hastanın gereksiz kemoterapi kullanımının önleyebilmektedir.

Kemoterapi bazı durumlarda ameliyat öncesi de yapılabilir. Bu uygulama neoadjuvan tedavi olarak isimlendirilir. Hastanın meme koruyucu cerrahi istediği olması ancak tümör boyutunun büyük olması nedeni ile mümkün olmadığı durumlarda kemoterapi ameliyat öncesinde verilebilir. 4 veya 8 kür kemoterapi sonrası ameliyat yapılır. Neoadjuvan kemoterapinin bir üstünlüğü de kemoterapinin tümör üzerine etkinliğinin izlenebilmesidir.

Kemoterapi:

Hastaların meme kanseri tedavisi alırken genellikle en çok korktukları tedavi seçeneğidir. Güncel kemoterapi ilaçları ile kemoterapiye bağlı ölüm veya çok ciddi yan etki görülme riski çok nadirdir. Günümüzde ameliyat sonrası çoğu hastaya uygulanması önerilmektedir. Ameliyat sonrası genellikle bir ay içinde kemoterapiye başlanır. Hasta ve hasta yakınlarının yan etkiler açısından tedavi öncesi iyi bir eğitim almaları çok önemlidir. Hasta oluşabilecek yan etkilerle ilgili bilgi sahibi olmalı ve hangi durumda polikliniğe, gerekirse acil servise başvuracağını bilmelidir. Onkoloji uzmanın bilgilendirmesi dışında onkoloji hemşiresinden eğitim alınmalı ve hazırlanan kemoterapi el kitabının iyice incelenmesi önemlidir. Son yıllarda kullanıma giren bulantı önleyici ilaçlar sayesinde bulantı ve kusma artık kemoterapinin korkulan bir yan etkisi olmaktan çıkmıştır. Kemoterapi genellikle 21 günde bir uygulanır. Hastalığın durumuna göre 4-8 kez verilir. Bu da toplam 3-5 aylık kemoterapi süresine denk gelir.

Hormon Tedavisi:

Bazı meme kanseri hücreleri, içerdikleri hormon reseptörleri  aracılığı ile dişilik hormonu olan östrojene duyarlı olabilir. Yani, östrojen hormonu bu kanser hücrelerinin büyümelerine ve artmalarına neden olabilir. Hormon tedavisinde amaç, östrojen reseptörü içeren ve bu hormona duyarlı olan kanser tiplerinde, östrojen etkisini ortadan kaldırarak kanserin gelişmesinin önlenmesidir. Menopozda olmayan hastalarda genellikle 5 yıl süreyle tamoxifen tedavisi verilir. Tamoxifen alan hastaların kadın hastalıkları ve doğum bölümünce rahim kanseri gelişme riski açısından takip edilmesi gerekmektedir. Ayrıca  menopoza girmemiş östrojene duyarlı meme kanseri olan hastalarda kemoterapiden sonra, adet görmeyi engelleyen iğne tedavileri bir veya üç aydabir olarak 2-3 yıl boyunca kullanılmaktadır. Menopozdaki hastalarda letrazol ve anastrazol tabletleri  kullanılır. Reseptörleri negatif olan hastalarda hormonal tedavi yapılmaz.

Biyolojik Tedavi:

İnsan epidermal büyüme faktörü reseptörü-2 (HER-2)  meme kanseri hastalarının yaklaşık %20’sinde bulunur. HER-2 pozitif hastalar diğer hastalara göre artmış tekrarlama riskine sahiptir.  2000’li yıllarda ilk olarak metastatik hastalıkta kullanıma giren trastuzumab adlı ilaç son yıllarda erken evre meme kanserinde de kullanılmaya başlanmış olup tekrarlama riskini belirgin olarak azalmıştır. Halk arasında akıllı ilaç olarak bilinen bu ilacın klasik kemoterapilerin yaptığı saç dökülmesi ve bulantı kusma gibi yan etkileri yoktur. Nadir olarak kalp yetmezliği yapmaktadır ve hastalar üç ayda bir kardiyoloji tarafından bu yönden takip edilir.

Kemoterapinin meme kanserinde oynadığı rol

Meme kanserinin medikal tedavisinde,  kullanılan ilaçlar kemoterapiyle sınırlı kalmıyor.  Tedavi sırasında, hormon tedavisi ve hedefe yönelik ilaç tedavileri de kullanılıyor. İlaç tedavisi değişik evrelerde değişik amaçlarla kullanılıyor. Yaygın hastalıkta hedef, hastalığı kontrol altına alabilmektir. Hastalık lokal yani memeye sınırlıysa ve yayılmamış ise fakat hastalığın yayılmasıyla ilgili bir risk varsa o zamanda yine ilaç tedavisi kullanılıyor. Buradaki amaç, vücutta elde varolan teknolojiyle tespit edilememiş olan tümör hücrelerinin olabileceğini varsaymak ve bu hücreleri yok etmek oluyor. Böylece hastalığın lokal olarak geri gelme ve metastaz yapma riskini azaltmak hedefleniyor. Buna, ek tedavi anlamına gelen adjuvan kemoterapi deniyor.

Radyoterapi

Meme kanserinde radyoterapideki gelişmeler sonucunda diğer tedavilerde de önemli değişiklikler olmuştur. Bunların başında cerrahi uygulamadaki değişiklikler gelmektedir. Cerrahi olarak sadece tümörün gerekli emniyet sınırıyla çıkarma işlemi olan meme koruyucu cerrahinin mutlaka radyoterapi ile tamamlanması gerekmektedir. Yapılacak olan meme ışınlaması sonucu aynı memede hastalığın tekrarlama riski ortalama 3-4 kat azalmaktadır.

Özellikle 1990’lı yılların sonundaki araştırmalar, mastektomi (meme dokusunun tamamıyla çıkarılması) yapılan hastaların tedavi sonuçları ile meme koruyucu cerrahi ile birlikte yapılan meme ışınlaması tedavisinin sonuçlarının aynı olduğunu göstermiştir. Günümüzde lokalize (meme içinde yayılmamış) meme kanserindeki standart yaklaşım, uygun olan hastalarda meme koruyucu cerrahi ve sonrasında uygulanacak radyoterapi ve/veya kemoterapidir.

Meme kanserinde radyoterapi seçenekleri:

  • Mastektomi sonrası: Mastektomi ve koltukaltı lenf bezleri alınması sonrası radyoterapi genellikle aynı yerde tekrarlama ve başka yere yayılma riski yüksek olan hastalara yapılmaktadır. Radyoterapi kararı verilirken hastaya ve hastalığa bağlı risk faktörleri göz önüne alınmaktadır. Genellikle ışınlanan bölgeler göğüs duvarı ve/veya koltuk altı bölgeleridir. Bu tedavi ortalama 5 hafta sürmektedir ve genellikle kemoterapi bitiminde başlanmaktadır. En sık görülen yan etki cilt yanıklarıdır ve uygun tedavilerle iyileşmektedir.
  • Meme koruyucu cerrahi sonrası: Lokalize hastalıkta, meme ve tümör bölgesine radyasyon tedavisi yapılarak tekrarlama riski düşürülmektedir. Meme koruyucu cerrahi yapılan hastalarda ortalama 2 hafta sonra tedaviye başlanmaktadır ve tedavi süresi ortalama 30-33 gün sürmektedir. Bu tedavide de en sık görülen yan etki, cilt yanıklarıdır ayrıca meme ağrısı da sıklıkla gelişmektedir.

Meme kanseri radyoterapi teknikleri

  • 3-boyutlu konformal radyoterapi: Bu tedavi seçeneği bilgisayarlı planlama sistemi kullanılarak yapılmaktadır. Hastanın tedavi öncesi çekilen bilgisayarlı tomografisinde ışınlanması istenen bölgeler (meme ve/veya lenfatikler) ve ışınlanması istenmeyen bölgeler (akciğer ve kalp) tespit edilir ve buna göre uygun doz dağılımı sağlanarak radyoterapi uygulanmaktadır.
  • Yoğunluk ayarlı (IMRT)/görüntü kılavuzluğunda (IGRT) radyoterapi: Yine bilgisayarlı planlama sistemi kullanılmaktadır. Daha karışık bir uygulamadır. IMRT’de tedavi planlama süreci konformal planlamaya göre daha uzundur. IMRT’dehedeflenen asıl bölge dışındaki bölgeler daha az zarar görmektedir ancak tecrübeli ekip ve ekipmanlar eşliğinde yapılması gerekmektedir.
  • Brakiterapi: Tümöre veya tümör yatağına, uygun kateter veya balon (Mammosite®) yerleştirilerek riskli alanlara daha kısa sürede (ortalama 5 – 7 gün) yüksek doz ışın verilmesi işlemidir. Yerleştirilen kateter içerisinde radyoaktif kaynak belirlenen süre bekletilerek riskli bölgelere yeterli radyasyon verilebilmektedir. Brakiterapi işleminin yapılması için yeterli ekip (radyasyon onkoloji uzmanı, genel cerrah, radyoloji uzmanı, fizik mühendisi) ve ekipman (brakiterapi cihazı ve planlama sistemi) gerekmektedir.

Radyoterapinin yan etkileri

  • Cilt reaksiyonları: Radyoterapi sırasında görülen en sık yan etki cilt reaksiyonlarıdır. Cilt reaksiyonları hastadan hastaya değişmektedir. Cilde yakın tümörlerde veya göğüs duvarında tekrarlama riski yüksek olan hastalarda cilt dozunun yüksek olması gerekmektedir. Bu hastalarda sık görülen cilt reaksiyonları ciltte kızarıklık, kuru ve yaş cilt soyulmasıdır. Bu cilt reaksiyonları uygun ilaçlarla düzelip kalıcı hasara yol açmamaktadır. Meme koruyucu cerrahi yapılan hastalarda, en çok cilt reaksiyonu görülen bölge memenin katlantı bölgesi olup, bu bölgenin tedavi boyunca havalandırılarak kuru tutulması oluşabilecek cilt reaksiyonlarını azaltmaktadır. Cilt reaksiyonlarını arttıran önemli faktörlerden biri de radyoterapi öncesi verilen kemoterapi ilaçları ve hormon tedavileridir. En önemli faktör ise, kişisel hassasiyettir. Cilt reaksiyonları hastaların radyoterapiye duyarlılığına bağlı değişiklik göstermektedir.
  • Halsizlik, yorgunluk: Radyoterapi boyunca, daha önce verilen kemoterapi ilaçlarının etkisi ve olası sıvı kaybına bağlı olarak halsizlik ve yorgunluk görülebilmektedir. Bu etki kalıcı değildir ve tedavi bitiminde tamamen kaybolmaktadır.
  • Memede ödem ve ağrı: Meme koruyucu cerrahi yapılan hastalarda meme ışınlaması yapıldığında sıklıkla görülmektedir. Özellikle büyük memeli hastalarda ve/veya hormon tedavisi verilen hastalarda görülür. Meme ödemi tedavi sırasında görülmekte olup tedavi sonrasında haftalar içerisinde iyileşmektedir.
  • Kalp ve akciğer üzerine etkiler: Yeni tedavi planlama sistemleri sayesinde kalp ve akciğer dozlarında belirgin düşme elde edildiğinden dolayı çok ciddi yan etkiler beklenmemektedir. Özellikle idame tedavisi (trastuzumab) alan ve sol meme ışınlaması yapılan hastalarda kalp dozlarına özellikle dikkat edilmektedir.
Sentinel (Bekçi) Lenf Bezi Örneklemesi

Bekçi (sentinel) lenf düğümü :

Bekçi lenf düğümü (nodu), kanserin muhtemelen sıçrama yapması beklenen lenf düğümlerine verilen addır. Lenf düğümleri, lenf damarlarının birleşiminden oluşan ve bakteriler ile kanser hücreleri gibi zararlı hücreleri yakalayan yapılardır. Lenf düğümleri; boyun, koltukaltı, kasık, göğüs boşluğu ve karın içinde yer alırlar.

Meme kanserinde bekçi lenf düğümü biyopsisi ne amaçla yapılır?

Bekçi lenf düğümü biyopsisi, meme kanserinin muhtemelen sıçrama yapması beklenen koltukaltı lenf düğümlerinden yapılan biyopsidir.

Bu yöntem yakın zamanda uygulanmaya başlanmış olup  amacı; gereksiz  koltukaltı cerrahilerini engellemektir.

Sonucun ‘negatif’ olarak belirlenmesi, meme kanserinin bekçi lenf düğümlerine sıçramadığını gösterir ve bu durumda gereksiz yere lenf bezlerinin çıkartılmasının önüne geçilmiş olur. Buna karşın, sonucun ‘pozitif’ olarak belirlenmesi halinde koltukaltı lenf bezlerinin de çıkartılması gerekmektedir.

Meme kanserinde bekçi (sentinel) lenf düğümü (nodu) biyopsisi nasıl gerçekleştirilir

Sadece mavi boya (isosulfan mavisi veya metilen mavisi) veya radyoaktif bir madde ile birlikte uygulanabilir. Tümörün olduğu bölgeye veya meme başının altına mavi boya enjekte edilir. Boya 5-7 dk. içerisinde koltuk altındaki bekçi (sentinel) lenf bezine ulaşır. Sentinel lenf bezlerinin sayısı birden fazla olabilir; ortalama 2’dir.  Bu lenf bezleri çıkarılarak patoloji bölümü tarafından değerlendirilir ve  tümör hücreleri içerip içermedikleri araştırılır sonucuna göre koltukaltı cerrahisi yapılıp yapılmayacağına karar verilir.

Meme kanserinde bekçi (sentinel) lenf düğümü (nodu) biyopsisi ne tür avantajlar sağlar?

Bugün biliyoruz ki, tüm meme kanserlerinin yaklaşık olarak %60’ında ve erken evre meme kanserlerinin ise ortalama %75’inde tanı anında koltukaltı lenf bezlerinde yayılma yoktur. Bu hastalarda lenf bezi yayılımı olmadığı gösterilebilirse, koltukaltı cerrahisi yapılmasına gerek kalmaz. İşte bu amaç için geçtiğimiz yıllar içinde bekçi lenf bezi örneklenmesi tekniği geliştirilmiştir.

Bekçi lenf düğümü biyopsisi, meme kanseri cerrahi tedavisindeyapılan koltukaltı lenf düğümlerinin alınmasının getireceği yan etkilerden korunmayı sağlar. Koltukaltı lenf düğümlerinin alınması ile: kolun arkasında hissizlik (sinirlerin zedelenmesi nedeniyle), kolda uyuşma, hissizlik, kolda şişlik, enfeksiyon, kol toplardamarlarında yangı olması ve kürek kemiğinin yukarı doğru kalkması (sinir hasarı olursa) gibi oluşabilen yan etkilerden arınmayı sağlar.

Meme kanserinde bekçi (sentinel) lenf düğümü (nodu) biyopsisinde ne tür yan etkiler görülebilir?
Çıkartılan bekçi (sentinel) lenf düğümü (nodu) bölgesinde ağrı, morarma veya verilen mavi boya (metilen mavisi) veya radyoaktif maddeye karşı allerji görülebilir. Hastanın cildinde veya idrarında mavi renk ile boyanma görülebilir.

Sentinel lenf nodu örneklemesinin, koltukaltı lenf bezi tutulması olup olmadığını saptamaktaki güvenilirliği yapılan birçok çalışmada kanıtlanmıştır. Belli bir öğrenim süreci gerektirmektedir ancak doğru yapıldığında güvenli bir yöntemdir

Onkoplastik Cerrahi

Onkoplastik Cerrahi Nedir?

  • Meme kanserinin tedavisinde, kansere yönelik ameliyat ile birlikte eşzamanlı olarak yapılan meme estetik cerrahisi veya memenin yeniden yapılandırılmasıdır.

Onkoplastik Cerrahi Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

  • Meme kanserinin tedavisinde uygulanan özellikle radyoterapi, kemoterapi ve hormon tedavisindeki gelişmeler memenin tamamen alınmadan da tedavi edilebilirliğini sağlamıştır. Bu sayede meme kanserli hastalara uygulanan cerrahi tedavilerde estetik yöntemlerde kullanılabilir hale gelmiştir. Böylece onkoplastik cerrahi uygulamaları geliştirilmiştir.

Memenin yeniden yapılandırılması hangi yöntemlerle yapılır?

  • Silikon (Protez) yerleştirilmesi
  • Kendi vücut kısımlarının yerleştirilmesi (Karın sırt, kalça bölgesi), yani Flep ameliyatları
  • Memenin küçültülmesi (Redüksiyon Mammoplasti) ile tümörün çıkarılması

Onkoplastik Cerrahinin amaçları nelerdir?

  • Kanser açısından güvenli ameliyat yapmak
  • İyi Kozmetik sağlamak
  • Zor meme koruyucu ameliyatları daha yapılabilir hale getirmek

Onkoplastik Cerrahi Ameliyatları kanser açısından güvenli midir?

  • Evet Kanser açısından oldukça güvenli ameliyatlardır.
Hangi Teknolojilerden Yararlanılıyor?

Hangi teknolojilerden yararlanılıyor?

Meme kanserinde radyoterapi genellikle cerrahi sonrasında gerçekleştiriliyor. Buradaki tedavinin amacı mikroskobik boyutta var olabilecek tümörlerin önüne geçmek. Bunu yaparken de memenin korunması amacıyla kademeli doz veriliyor. Ancak eğer akciğer ya da karaciğere metastaz sözkonusu ise sadece kitleyi hedef alabilmek için radyocerrahi gerçekleştirilmesi gerekiyor. Truebeam teknolojisi farklı teknikleri üzerinde barındırdığı için bu işlemler tek bir cihaz üzerinden yapılabiliyor.

İyi Huylu Meme Hastalıkları

Meme Kistleri:

Meme süt üreten bezler ve üretilen sütü meme başına taşıyan kanallardan oluşur. Bu bezler ve kanalları yağ dokusu ile birlikte bağ dokusu çevreler. Bazı zamanlar memede sıvı ile dolu keseler oluşur ki bunlara meme kisti denilir. En sık menopoza girmemiş 35 yaşın üzerindeki kadınlarda görülür. Yerleşimi memenin derinlerine doğru ise sert kitle şeklinde hissedilir. Bazı kadınlarda kistler rahatsızlığa ve ağrıya neden olabilirler. Hatta bu kistler adet dönemi öncesi büyüyebilir ve daha hassas ve ağrılı olabilirler. Eğer memede bir kitle fark edilmişse, kist ile diğer kitlelere yönelik ayrımın yapılması gerekir. Meme Ultrasonografiografisi, 40 yaşın üzerinde mamografi gibi tetkikler bu ayırımı yapmada başvurulan yöntemlerdir. Kistler zaman içinde küçülmüyor hatta büyüyor ise içindeki sıvı iğne ile çekilir. Bu şekilde ağrı azalır hatta kesilebilir. İçeriden alınan sıvı incelenmek üzere laboratuara gönderilebilir. Eğer kan saptanırsa meme kanserine işaret ediyor olabilir. Ancak genellikle memede kist bulunması memede kanser riskini artırmamaktadır. Bu sebeplerden dolayı takip ve tedavisi bu konuda uzman hekimler tarafından yapılmalıdır.

Memenin Fibroadenomu:

Fibroadenomlar lastik kıvamlı, sınırları belirgin, yuvarlak veya lobüle, iyi huylu kitlelerdir. Ağrısızdırlar. Elle muayene edildiğinde çok hareketli oldukları görülür. Sıklıkla genç bayanlarda görülür. Bazen birden fazla olabilirler. Çoğunluğu 1-3 cm çapındadır. Zaman zaman genç bayanlarda büyük boyutlara ulaşabilirler. Bunlara dev ya da jüvenil fibroadenomlar denir. Fibroadenomlar memenin daha çok destek bağ dokusundan gelişen iyi huylu yumrularıdır. Memede fibroadenom varlığı, kişinin gelecekte meme kanseri olma riskini arttırmaz. Tanıda en sık kullanılan yöntem ultrasonografidir. Ultrasonografi, genel olarak fibroadenomların kistlerden ayırımında kullanılır. Gerektiğinde, iğne biyopsileri kullanılabilir. Tanıda şüphe bırakmayan, küçük boyutlu olan fibroadenomlar izlenebilir. Kesin tedavisi cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Sıklıkla estetik kaygılar veya büyüdüğü için çıkarılırlar. Lokal anestezi altında çıkarılmaları en çok tercih edilen yöntemdir. Hastanın yaşı küçük, fibroadenom büyük ise genel anestezi kullanılabilir. Yineleme olursa, fibroadenomlara çok benzeyen filloides tümör olabileceği düşünülmelidir.

 Granülomatöz Mastit:

 Granülomatöz mastit, memenin nedeni çok iyi aydınlatılamamış nadir görülen inflamatuvar (iltihabi) hastalıklarındandır. Granülomatöz mastitler nedeni bilinen ve nedeni bilinmeyen (İdyopatik) olarak ikiye ayrılmışlardır.

 Nedeni bilinen granülomatöz mastitler tüberküloz, sarkoidoz, Wegener granülamatozu,  yabancı cisim, mantar ve parazitik enfeksiyonlar sonrası gelişebilir. Bunlara ek olarak sigara içen, doğum kontrol hapı kullanan ve yeni doğum yapmış bayanlarda görülebilirler.

Sebebi bilinmeyen (İdyopatik)  granülomatöz mastit tanısı diğer etkenlerin dışlanması ve biyopside granülamatöz inflamasyonla beraber kronik lobülit saptanması ile konur .

 İyi huylu bir durum olmasına rağmen meme kanserlerini taklit etme özellikleri ile beraber memede apse, sinüs oluşumu ve selülit gelişmesine neden olabilmektedir. Meme kanserini taklit etmesi nedeniyle de bu tanıyı dışlama amaçlı tekrarlayan biyopsilere gereksinim duyulabilmektedir . İdyopatik granülomatöz mastit için uygun tedavi yöntemi net olmamakla beraber hastalıklı alanın cerrahi olarak çıkartılması en çok önerilen tedavi yöntemidir. Bununla beraber, steroidlerin tedaviye eklenip eklenmemesi halen tartışmalıdır.

 Filloides Tümör:

 Filloides tümörleri, memenin nadir görülen fibroepitelyal tümörleridir. Tüm meme tümörlerinin %  0.3-1’ini oluştururlar. Klinik olarak davranışları değişkenlik gösterir. Fibroadenoma benzer şekilde selim gidiş gösterebildikleri gibi, metastaz (sıçrama) yapma eğiliminde de olabilirler. Histolojik olarak yapısal özelliklerine göre, benign (iyi huylu), sınırda malign (kötü huylu) ve malign olarak sınıflandırılırlar. Hiçbir morfolojik ve radyolojik bulgu, filloides tümörlerin  biyolojik davranışını öngörmede tam olarak güvenilir değildir.

Kalın iğne biyopsisi tecrübeli patologların elinde yanılma payı olmasına rağmen tanıda yardımcıdır. Son dönemlerde özellikle malign (kötü huylu) filloides tümörlerin tanısında  magnetik Rezonans (MRG)’ın duyarlılığı artmaktadır.

 Genelde 35-55 yaş arası kadınlarda görülürler. Filloides tümörlerin en temel tedavisi cerrahidir. Ameliyat öncesi tanı doğru konulursa, kitlenin geniş eksizyonu genellikle tercih edilen cerrahi yöntemdir.

 Memebaşı Dermatozları:

Memebaşı dermatozları oldukça nadirdir ve her birinin makroskobik görüntüsü birbirine benzediğinden ayırıcı tanılar büyük önem taşımaktadır. Genellikle erkendönemde  lezyonlar pullu ve kızarıklık şeklinde olup, inflamatuvar (iltihabi) deri lezyonları veya memebaşı ekzemaları ile karıştırılabilirler.

Kötü huylu olanları  Paget hastalıkları olarak adlandırılır (Bkz Memebaşı kanserleri)

İyi huylu olanlara, memebaşı adenomları, molluscum contagiosum,  fibrom, epidermal kist, hücrsel mavi nevüsleri örnek verilebilir. Tedavileri bölgesel tedaviler şeklindedir.

Meme Ağrısı:

Pek çok kadın meme hassasiyeti veya meme ağrısı yaşar.  Bu ağrılar adet dönemlerine göre periyodik olarak tekrarlayan ağrılar olabileceği gibi, adet döneminden bağımsız ağrılar şeklinde de kendini gösterebilir.

Periyodik ağrı tipi; sıklıkla genç kadınlarda görülür ve çoğu zaman her iki memede birden memelerde gerginlik, hassasiyet şeklinde hissedilir.  Ağrılar genellikle kola ve koltuk altına yayılır. Bu tip ağrının başlıca gösterilebilen nedeni, memelerin kistik yapıda olmasıdır. Tamamen iyi huylu olan bu durum, menopozla birlikte sona erer.

Periyodik olmayan ağrı tipi;  30-50 yaşa arası kadınlarda sık görülür. Çoğu kez tek bir memede olur.  Sıklıkla memenin belirli bir bölgesinde hissedilen keskin ve batıcı bir ağrı olarak hissedilir. En sık nedenleri fibroadenomlar ve basit kistlerdir. Her ikisi de iyi huylu durumlardır.

Tüm meme ağrıları menopozdan önce daha sık görülür. Kullanılmakta olan hormon ilaçlarından ya da kişinin kendi hormon düzeyinden etkilenerek artabilir.  Her türlü fiziksel ve ruhsal stres meme ağrısını arttırabilir.

Meme ağrısı  ile kanser ilişkisi var mıdır?

Halk arasında yaygın inanıldığı şekliye, ağrı ile kanser arasında bağlantı kurmak doğru değildir. Memede var olan her türlü iyi veya kötü huylu oluşum, ağrılı veya ağrısız olabilir.

İyi huylu meme ağrısını azaltmak için ne yapabiliriz?

Meme hastalılkları uzmanınca yapılan değerlendirmenin ardından uygun görülmesi halinde verilecek bazı hormon veya hormon baskılama ilaçlarının yanı sıra, kahve tüketiminin azaltılması, beslenme içindeki yağ oranının azaltılması ve düzenli egzersiz yapılmasının meme ağrısı üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir.

Meme Başı Akıntısı:

Emzirme ve gebelik gibi olağan durumlar dışında meme başından çeşitli özellikte sıvı gelmesi durumudur. Bu durum sıklıkla kadınlarda endişe yarattığı halde çoğu kez masum sebeplerden kaynaklanır. Sıklıkla hormonsal sebepli ve iki taraflı olan meme başı akıntısı, genellikle meme başının sıkılmasıyla artar. En sık hormon dışı meme başı akıntısı nedenleri olan meme kanalı genişlemesi (duktal ektazi) ve kanal içi siğilleri (intraduktal papillom) sıklıkla tek taraflı görülür. Akıntı, şeffaf, sarı, yeşil, beyaz olabilir. Akıntının rengi kesinlikle altta yatan durumun iyi ya da kötü olması konusunda fikir vermez. Kanlı meme başı akıntısı hiçbir zaman normal kabul edilmez.

Meme başı akıntısının başlıca nedenleri şunlardır:

  • Memenin fibrokistik değişiklikleri: Meme dokusu içinde süt yapan bezlerin dış kısmında destek bağ dokusunun sıkılaşması ve aralarında içi sıvı dolu minik keseciklerin oluşması durumudur. Meme başına gelen süt kanallarında sıvı birikimi ve meme başından akmasına neden olabilir.
  • Galaktore: Memenin gebelik ve emzirme dönemi dışında süt üretmesi durumu. Bu durum, beyinde bir bezin (hipofiz bezi) fazla çalışmasına neden olan tümörler olması, bazı ilaç kullanımları ve madde bağımlılıkları (esrar gibi), anason ve rezene kullanımı, tiroid bezinin az çalışması halleri gibi durumlarda görülür.
  • Memenin iltihabi durumları (meme apseleri): Daha çok emzirme döneminde görülmekle birlikte, diğer dönemlerde de görülebilir.
  • Süt kanalı genişlemeleri (duktal ektazi): Tipik olarak menopoza yaklaşan kadınlarda (40-50 yaş civarı) görülen meme başı altındaki süt kanalarının yıllar içinde giderek genişlemesiyle görülen bir durumdur.
  • Kanal içi siğilleri (intraduktal papillom): Süt kanallarının birleşim yerinde meme başının altında kanal içinde oluşan yumrulardır. İyi huyludur. Kadınlarda meme başı akıntısının en sık nedenidir. Kanal içinin iltihaplanması halinde akıntı kanlı hal alabilir.

Nadir olmakla birlikte önemli bir ayrıntı, meme kanalı içinin veya meme başının kötü huylu hastalıklarında da meme başı akıntısının görülebiliyor olmasıdır. Meme başı akıntısının sebebi sıklıkla iyi huylu değişikliklerdir, ancak meme kanserinin habercisi de olabilir.

Loğusalıkta Meme:

Gebeliğin sonlarına doğru emzirme için hazır hale gelen ve bu süreçte hormonal değişimlerin etkisinde gergin hale gelen memelerde, doğum ve emzirmenin başlamasıyla birlikte bir takım sorunlar ortaya çıkar. Bunlar meme başında oluşan çatlaklar, meme kanallarınca ilerleyen mikropların oluşturduğu meme içi abseleri ve kimi kez de memedeki sütün yeterince boşaltılamamasının neden olduğu süt ateşi (süt absesi) halleridir.

Bu durumdan kaçınmak için yapılması gereken, emzirme sonrası meme başı temizliğinin yapılması, oluşan küçük çatlakların bakımı ve böylelikle meme absesi oluşumunun önüne geçilmesidir. Boşalmayan memelerin sağılması ile memelerde süt birikiminin önüne geçilmesi de memede apse oluşmasını engellemenin en etkili yoludur.

Memenin bir kısmı veya tamamını kaplayan, hızlı gelişen ısı artışı, şişlik, ağrı tablosu ile kendini gösteren meme apsesinde, tedavi çoğu kez iltihabın boşaltılması, kalan mikrop bulaşığının da antibiyotikle kurutulmasını gerektirir.

Meme ucunun içe çökük ve küçük olması başta sorun gibi görünürken, emzirmenin erken döneminde ısrarcı şekilde emzirmenin sağlanması ile sorun çoğu kez kendiliğinden ortadan kalkar. Çok nadiren meme ucu çökük olduğu için hiç emzirememiş annelerde, ikinci bebek öncesinde küçük cerrahi girişimlerle meme ucu düzeltmesi gerekebilir.

Meme başının çok büyük ve çıkıntılı olması da erken dönem emzirme sorunu oluşturabilir. Bu durumda bebek sadece memenin çıkıntılı uç kısmını alıp emeceği için süt yapımı için gereken meme ucu çevresindeki koyu renkli baş kısmı uyarılmayacaktır. İnatçı ve uygun teknikle emzirme ile bu sorun çözülebilir.

Jinekomasti (Erkekte meme büyümesi):

Jinekomasti, erkeklerde meme dokusunun gelişimi ve kadın memesine benzer bir görünüm kazanmasıdır. Tek veya her iki memede oluşabilir. Fizyolojik jinekomasti, yenidoğan dönemi, puberte dönemi ve yaşlılıkta en çok görülür. Esas neden artmış östrojen hormonu uyarısıdır. Genellikle büyüyen memede biraz hassasiyet vardır. Jinekomasti erkek meme kanserine eğilim yaratmaz ancak bazı genetik hastalıklarla birliktelik durumunda (Klinefelter sendromu, Reifenstein sendromu) meme kanseri riski artar.

Patolojik jinekomasti, östrojen fazlalığı yaratan tümörlerde (testis, böbreküstü bezi, karaciğer tümörü), androjen (erkeklik hormonu) eksikliği durumlarında (testisin fonksiyon göstermemesi, Klinefelter sendromu gibi doğuştan gelen genetik hastalıklar) ve bazı ilaçların yan etkisine bağlı olarak ta gelişebilir. Tedavide, meme başının etrafından girilerek meme dokusu alınır. Büyük jinekomastilerde ise meme başı korunarak meme dokusu ve meme derisi beraber çıkarılır.

Devamı

KOLON VE REKTUM HASTALIKLARINDA ROBOTİK CERRAHİ

KOLON VE REKTUM HASTALIKLARINDA ROBOTİK CERRAHİ

Eskiden klasik açık ameliyatta kalın barsak ve rektum kanserinin tedavisi için büyük bir kesi, bunun sonucu olarak uzun bir iyileşme süreci, ağrı ve bir dizi komplikasyonlar görülüyordu. Laparoskopik cerrahi bu alana büyük kolaylıklar getirdi fakat yöntemde kullanılan aletlerin sınırlılığı her hastada bu minimal invaziv yolun seçilebilmesini önlüyordu. Laparoskopik kolorektal cerrahide yüksek açığa dönüş oranları görülüyordu. Rektum cerrahisinde pelvis bölgesi denilen leğen kemiğinin iç kısmında çalışıldığından rahat bükülemeyen laparoskopik aletleri burada kullanmak güçlük taşıyordu. Robotik yardım bu sorunu giderdi. Ayrıca üç boyutlu görüntü anatomik oluşumları çok iyi ortaya koyduğundan işi daha kolaylaştırdı.

Devamı